AKYAMAÇ   KÖYÜ
ANASAYFA
KÖYÜMÜZÜ TANIYALIM
ÇALIŞMALARIMIZ
UNUTAMADIKLARIMIZ
SPORSAL FAALİYETLER
MUTFAĞIMIZ
EĞİTİM
İLÇEMİZ
FOTOĞRAFLARIMIZ
SÖZLÜĞÜMÜZ
HABER ARŞİVİ
E-KART
OYUN
İDARE HEYETİMİZ

    
 

          
       İLÇEMİZİ TANIYALIM

       ÇAYCUMA'NIN TARİHÇESİ

1. Tarih öncesi dönemden Fatih Sultan Mehmet’e

Oldukça yeni bir yerleşim yeri olan Çaycuma'nın  tarihiyle ilgili bilgiler, Osmanlı Devleti döneminde hazırlanan  Kastamonu ve Bolu  Salnamelerindeki bilgilerle ve sözlü anlatımlarla sınırlıdır. Yerleşim yeri olarak  çok uzun bir tarihsel geçmişe sahip olmamakla birlikte bugünkü Çaycuma'nın sınırları içinde kalan topraklar tarih öncesi dönemden bu yana çeşitli  toplulukların yerleşimine sahne olmuştur. Tarihsel süreç içinde savaşlar, göçler ve diğer nedenlerle bölgeye yerleşen toplulukların izleri günümüze kadar gelmiştir.

Tarih öncesi dönemde, bugünkü Çaycuma'nın bir bölümünün de içinde bulunduğu bölgenin adı Paflagonya idi. Paflagonya bölgesinin batı sınırını Filyos Çayı oluşturuyordu. Karadeniz kıyısındaki Tios (Filyos) bir Miletos kolonisiydi. Paflagonya bölgesine yerleştiği bilinen en eski topluluklar Frigya boylarıdır. İ.Ö 1200'lü yıllarda başlayan  ve "Ege Göç Kavimleri Hareketi" adı verilen göçlerle birlikte  Bitin, Mariondin,Migdon diye anılan Frig  toplulukları   Zonguldak ve civarına yöneldi. Ancak bu topluluklar birkaç yüzyıl boyunca  siyasal bir örgüt yapısı oluşturamadılar. Kral Gordias ve Midas'ın öncülüğünde  siyasal yapılanma içine girdilerse de yöredeki Frig egemenliği Kimmerler tarafından ortadan kaldırıldı. İ.Ö. VII yy başlarında Kafkasya'dan Anadolu'ya giren Kimmer boyları Frigya'ya  ardı arkası kesilmeyen  seferler düzenledi. Bu seferlerin sonucunda Frig Kralı  III. Midas, Kimmer savaşçılarına yenik düştü ve İ.Ö. 676'da Frig Krallığı ortadan kalktı.

Kimmerler, Paflagonya'daki varlıklarını İ.Ö. 630'lara değin sürdürdüler ancak Lidyalılar ve Asurlular'la  yaptıkları savaşlar sonucunda zayıf düştüler ve en sonunda  Med Devleti karşısında  tutunamayarak Anadolu'yu terk ettiler.

Kimmerler'den sonra İ.Ö. VI. yy başlarında  Lidya Devleti bölgede egemenlik sağladı.Yine aynı yıllarda, Batı Anadolu kıyılarında yaşayan kimi Megaralılar ve Boitoiyalılar bölgeye geldiler. Karadeniz'in kuzeyinden getirdikleri malların boşaltılabileceği "emperion"lar (küçük ticari iskeleler) kurmaya yöneldiler. Tios (Filatairos/Filyos) bunlar arasında önemli bir koloniydi. Ancak Perslerin, Lidyalıları İ.Ö.546'da yenilgiye uğratmasıyla  bölgedeki Lidya egemenliği de son buldu.

Persler, Anadolu'ya egemendiler ama Tios(Filyos) gibi koloni kentlerinin  yönetimine fazlaca karışmadılar. Bu kentlerin yönetimine "tiran" adı verilen kendi yandaşlarının getirilmesini sağladılar.İ.Ö. 334'de Anadolu'ya geçen Makedonya Kralı İskender, Pers ordusunu Gronikos Çayı yakınlarında yenilgiye uğratınca Perslerin Batı ve Kuzeybatı Anadolu'daki üstünlüğü sona erdi. İskender bölgeyi Makedonyalı subayların yönetimine bıraktı.

Romalılar döneminde, Romalı soylulardan ve ünlü yöneticilerden Balbinus, İmparator Maksimunus (İ.Ö.235 -238) zamanında çeşitli vilayetlerde sivil yönetime geçişe yönelik düzenlemeler yaptı ve bölge  Doğu Roma İmparatorluğu içinde kaldı.

VII. yy başlarında, Bizans İmparatoru Herakleios döneminde ülke "thema" (vilayet) denilen yönetsel birimlere ayrıldı. Bölge de bunlardan "Opsikion Theması" içinde yer aldı.

Paflagonya kıyıları 1204'den sonra  Komnenos soyundan gelen David tarafından ele geçirildi.

1071 Malazgirt  Savaşı'ndan sonra Türk boyları kitleler halinde Anadolu'ya akmaya başladı.Malazgirt zaferinden hemen sonra Alp Arslan (1072) öldürülünce yerine oğlu Melikşah geçti ancak Türkler arasındaki iktidar kavgası bir türlü bitmek bilmiyordu. Alp Arslan'a karşı ayaklanmış olan  Kutalmışoğlu Süleymanşah ve kardeşi Mansur  Anadolu'ya girdiler ve kısa sürede   Konya'dan İznik'e kadar olan bölgeyi ele geçirdikten sonra  1075'te Anadolu Selçuklu Devletini kurdular. Ancak Bizans egemenliğindeki Zonguldak ve yöresine yönelik Türk saldırıları geçici akın olmaktan öteye gidemiyordu.

1084 yılında I. Aleksios'un bölgedeki valilerini askerleriyle birlikte İstanbul'a toplantıya çağırmasını fırsat bilen Süleymanşah'ın komutanlarından  Emir Karatekin, Ulus, Bartın, Devrek topraklarını ele geçirdikten sonra kıyıya yönelerek Zonguldak yöresini bütünüyle ele geçirdi.

Büyük  Selçuklular ile Anadolu Selçukluları arasındaki çekişme yeniden başlamıştı.Çekişme sonucu Anadolu Selçukluları büyük bir sarsıntı geçirdiler. Emir Karatekin de Bizanslılar karşısında direnemeyince bölge yeniden Bizanslıların eline geçti.

Anadolu Selçuklularının çöküş döneminde Candaroğulları Beyliği bağımsızlığını ilan etti (1335).Sinop'tan  Safranbolu'ya kadar uzanan  bölgede egemen olan Candaroğulları, beyliklerini hem Bizans'a, hem de Osmanlılar'a ve öbür beyliklere karşı korumaya çalıştılar. Candaroğulları'nı en çok Osmanlı Devleti tedirgin ediyordu. Candaroğlu Süleyman Paşa'nın  bir kaç kez Orhan Gazi ile savaştığı biliniyor.

Osmanlı Devleti’nin Anadoludaki Türk Beyliklerini ortadan kaldırmaya ve Osmanlı Devleti’nin  Anadolu’daki egemenliğini  sağlamaya yönelik savaşlar sırasında Taraklı Borlu (Safranbolu) yönünden ordusuyla  Kastamonu’ya yönelen Yıldırım Bayazit, Candaroğulları Beyliğinin başında bulunan Süleyman Paşa’yı öldürdü. Kastamonu ve çevresini (1392) Osmanlı topraklarına kattı. Ancak, Ankara Meydan Savaşı’ndan (1402) sonra, Kastamonu ve çevresi yeniden Candaroğulları Beyliği’ne geri verildi.

Amasra'ya kadar  uzanan kıyı bölgesinin ve iç kesimlerin Osmanlı topraklarına katılması;  Cenevizlilerin, Bizanslıların ve Candaroğullarının egemenliğinin kesin olarak sona ermesi Fatih Sultan Mehmet döneminde (1451)  oldu. Fatih Sultan Mehmet aynı zamanda Candaroğlu Beyliği'ni de ortadan kaldırdı.
 

250 yıl önce Çaycuma...

Eski adı Çarşamba olan Çaycuma, Paflagonya (Kastamonu, Bartın ve çevresi) bölgesi ile Bitinya (Bolu ve çevresi)bölgesini ayıran sınır çizgisi olan Filyos çayının batı yakasına, Bitinya bölgesine kurulmuştur.

Bölgede iki ana yerleşim birimi vardır: Çarşamba ve Perşembe. Paflagonya bölgesinde kalan ve adını Perşembe’den alan yaka “Perşembe yakası”;  Bitinya bölgesinde kalan ve adını Çarşamba nahiyesinden alan yaka ise “Çarşamba yakası” olarak adlandırılır.

Bugün, Filyos çayının her iki yakasına yayılarak   hızlı bir gelişme seyri izleyen Çaycuma, çok uzun olmayan bir geçmişe sahiptir. Uzun yıllar Çarşamba olarak adlandırılan Çaycuma, asıl gelişmesini ve büyümesini 1900’lü yıllara doğru ve daha sonra ise Cumhuriyet döneminde gerçekleştirmiştir.

Ulaşılabilen kaynaklara göre, Çaycuma’nın tarihi  250 yıl kadar geriye uzanmaktadır. Nitekim, Uluslu İbrahim Hamdi Efendi’nin* 1747’de kaleme aldığı Bartın, Amasra,  Ulus, Safranbolu,Kdz. Ereğli, Zonguldak ve Devrek’i kapsayan bölgemizin ekonomik, sosyal, kültürel yapısını ele aldığı “Atlas”2 adlı 712 sayfalık eserde Çarşamba ve Perşembe’den açıklayıcı biçimde söz edilmemektedir. Atlas’ın 315 no’lu varakında yer alan “Devrek” başlığında verilen bilgiden hemen sonra yer alan “Pencüşenbe” başlığı altında Çarşamba ve Perşembe şöyle geçer: “Nâm-ı diğer Zarzene, yirmi karyeli bir kazâdır. Çarşanba kazâsıyla bunun mâbeynini (ikisinin arasında) Filyas suyu kat ider.”

1641 yılında Trabzon yönüne gitmek üzere bölgemizden geçen  Evliya Çelebi, “Filyos nehrinden geçtiklerinden”3 söz eder ama Çarşamba’yı hiç bir biçimde konu etmez.

Bu bilgiler, Çaycuma’nın 1800’lü yıllardan önce henüz  nahiye düzeyine ulaşacak gelişmeyi sağlayamadığı varsayımını doğrulamaktadır.

Bir görüşe göre, 1839’da  Zonguldak, Karabük, Çaycuma, Kurucaşile “henüz köy durumundadır.”

Bununla birlikte, Türk nüfusun bölgeye gelişi oldukça eskidir.Türk Komutan Emir Karatekin’in 1084’de Eflani’yi aldıktan sonra Filyos Vadisine uzandığı, Devrek ve Bartın’ı fethettiği ama Türklerin bölgede tutunamadığı biliniyor.

Türklerin bölgeye yerleştirilmesi Anadolu Selçukluları döneminde başlar.  Sultan I. Alaaddin Keykubad (1219-1237), Emir Hüsameddin Çoban’ı, Kastamonu, Taraklıborlu (Safranbolu) ve Eflagan (Eflani) yörelerini fethetmekle görevlendirir. Böylece iç bölgelerden kıyıya kadar olan tüm bölge Selçukluların eline geçer.

“Bu fetihle birlikte  bölgeye yeniden çok sayıda  Oğuz göçmenleri yerleşir. Daha önce Muhyiddin Mes’ud Şah, Dadybra/Zâlifra (Devrek)’yı zaptedip buranın yerli hristiyanlarını çıkardığında da bölgeye yoğun göçmen akınları olmuş; Devrek, Filyos, Bartın ırmaklarının vadileri bunlarla dolup taşmıştı. Bir Bizans yazarı, bu Türk akın ve göçlerini; “Moğollar tarafından püskürtülen Türkmenler, vilayetleri istila edip, Rumları sıkıştırdılar. Moğol hücumu, Anadolu’ya gelen göçebe Türklerin felaketine değil, aksine mutluluklarına vesile olur. Bu sayede Türkler batıya ilerleyerek verimli arazilere, Bizans’ın kıymetli topraklarına Paphlagonia’dan akıp gelirler” diyerek uzun uzun anlatmaktadır.”

Bartın, Ereğli, Devrek çevrelerine yerleşen Türkmenlerin bağlı oldukları boy adları; Karaevli, Çepni, Avşar, Dodurga, Bayat, Saltuklu, Artuklu, Bozoklu, Alaplı, Çandarlı, Yörüklü...vb. biçiminde günümüze kadar köy ve kent isimleri olarak yaşatılmıştır.

     1948 yılında dönemin İçişleri Bakanı Emin Erişirgil’in bizzat yaptırdığı bir araştırmaya göre, Türk nüfusun bölgeye yerleşimi (Perşembe ve Çarşamba)1550-1600 yıllarına kadar uzanmaktadır. Erişirgil’in, Perşembe bölgesindeki  adam öldürme, hayvan zehirleme, otluk-samanlık yakma gibi yaygın olayların  nedenlerini öğrenmeye yönelik olarak yaptırdığı bu araştırmadan ilginç sonuçlara ulaşılmıştır:

"1947 yılında  dönemin Gümrük ve Tekel Bakanı Emin Erişirgil Çaycuma'ya uğrar. Bakan Erişirgil Çaycuma'da, yurttaşların  hayvan hırsızlığı,  hayvan zehirleme, cinayet, kadın kaçırma, soygun, samanlık ve otluk yakma gibi olaylardan şikayetçi olduklarına tanık olur ve Türkiye'nin hiç bir bölgesinde benzeri olmayan bu olaylar Erişirgil'in olağanüstü ilgisini çeker. Bir yıl sonra, 1948'deki kabine değişikliğinde Dahiliye Vekili (İçişleri Bakanı)  olarak görev yapan  Emin Erişirgil, Çaycuma'nın özellikle Perşembe bölgesindeki cinayet, yangın vs. gibi olayların  önü alınamayınca  olayların kökenini araştırmak ve köklü çözüm bulmak amacıyla bölge hakkında ayrın    tılı bilgi ister. Bu araştırmanın sonucunda   400 yıl (Bugünkü tarihlemeye  göre 450 yıl)* kadar önce bölgeye Urfa, Mardin, Yozgat dolaylarından yörüklerin geldiği öğrenilir.

     Bu toplulukların bölgeye geliş nedenleri   kesin biçimde açıklanamamakla birlikte, bu kadar yoğun olayın ve geçimsizliğin nedeni olarak  farklı bölgelerden gelen bu insanların bir arada iyi geçinememeleri gösterilir. Hatta olayların yatıştırılması için yalnızca Perşembe yöresiyle sınırlı olmak üzere sıkıyönetim ilan edilmesi konusu bile Bakanlar Kurulunda gündeme gelir.”

Ayrıca, özellikle Doğu Karadeniz Bölgesinden kan davaları, cinayetler  ve çeşitli uyuşmazlıklar nedeniyle Çaycuma çevresine  azımsanmayacak ölçüde göçler ve yerleşimler olmuştur.

Osmanlı Devleti’nin, çöküş döneminde üst üste aldığı yenilgiler sonucu yitirdiği topraklarda yaşayan Türk ve/veya müslüman nüfusun göçleri de bölgemizde artan yerleşimin bir başka nedenidir.

“Çaycuma” Adının Kaynağı: Bir varsayıma göre Çaycuma adı “çay” ve “cuma” sözcüklerinden türemiştir. Cuma günleri Filyos çayı kenarında pazarın kurulmasıyla pazara gelen halkın zamanla “çaya, cumaya gidiyorum” biçimindeki söyleyişi bir süre sonra “Çaycuma” olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Bir başka varsayıma göre; Filyos çayı kıyısına Yakademirciler Köylüleri ile Velioğlu köylüleri ortaklaşa bir cami yaptırmışlardır. Her hafta cuma günü hem pazar kuruluyor, hem cıvar köylerden gelen yurttaşlar bu camide cuma namazı kılıyorlardı. Filyos çayı ve bu caminin adından hareketle “çay” ve “cami” sözcükleri zamanla kaynaşmış, önceleri “Çaycami” olan söyleyiş biçimi daha sonra “Çaycuma”ya dönüşmüş ve o günlerden bu yana yerleşim yerinin adı “Çaycuma” olarak söylene gelmiştir.

Öğretmen M. Şavran da Çaycuma adının kaynağı  ile ilgili olarak benzer varsayımdan söz etmektedir: “Çaycuma adını  Çay ve Cami kelimesinin birleşmesinden almıştır. Filyos çayının kenarına yakın Yaka ve Velioğlu köylülerinin yaptıkları cami dolayisiyle çay ve cami kelimeleri birleştirilerek burada Çaycuma mahallesi kurulmuş ve bu mahalle sonradan büyüyerek nahiye olmuştur.”

Melahat Türk - Rasim Türk ortak çalışmasında da  yaklaşım farklı değildir: ”Kasabanın ismi Çay ve Cami kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur. Bu bölgede kasaba yokken Yaka ve Velioğlu köylerinin halkı birleşerek aralarında topladıkları paralarla iki köy arasındaki yolun ortasına ve Filyos Çayı kenarına bir cami yaptırdılar. Caminin çevresine zamanla evler yapılarak Çaycami mahallesi oluştu. Bu isim zamanla düzeltilerek bugünkü şekli aldı...”

 Kentsel oluşumda Hacı Ali Bey’in yaptırdığı caminin belirleyici etkisi vardır.

Çaycuma’nın olduğu yerde  250 yıl kadar öncesine gelinceye değin 50-60 hanelik Çaycuma köyü vardı.  Bu köyün büyümesinde, Kayabaşı köyünden Rumbeyoğlu Hacı Ali Bey’in yaptırdığı caminin (Eski Cami) büyük payı olmuştur. Kapısında “1820 “ tarihi kaydı bulunan bu caminin yapılışı Çaycuma için dönüm noktasıdır.

250 yıl öncesinin Çaycuma Köyünden “Çarşamba” nahiyesine ve bugünlere uzanan kentleşme şehir halkının tahminlerine göre şöyle başlamıştır: “Çok önceleri (tahmini rakam olarak 170-180 sene*) civar köylüler, Veliköyü ve Yakademirciler Köylerinin birleştiği ve şimdiki şehir merkezinin 500 metre batısında bulunan  "Sıracevizler"  adındaki yerde bir pazar yeri kurarlar. Pazarı kuran ve geliştiren halkın müslüman olması bir mescit yaptırma zorunluğunu ortaya çıkarır. Zamanla mescit ihtiyacı karşılayamaz hale gelir. O zamanlar Kayabaşı Köyü'nde oturan Rumbeyoğullarından Hacı Ali Bey, Eski Cami'yi yaptırır. Bunun vakfiyesi olarak da caminin yanına  birkaç dükkan ilave edilir. Halk bu defa, cuma günleri toplandıkları pazar yerini bu caminin çevresine  nakleder. Böylece şehirde ilk yerleşme bu şekilde başlar. Kuruluş yeri olarak çevre kazalar ortasında bir durak yeri mahiyetinde olan Çaycuma kısa bir zamanda gelişerek 1303/1883 yılında Çarşamba Divanı adıyla Bartın’a bağlanır.

Bir rivayete göre,  kaza örgütleri kurulurken Abdülhamit’in sarayında bulunan Devrekli İbrikçibaşı  Devrek’in kaza olmasında  ve Çaycuma’nın da bucak merkezi olarak Devrek’e bağlanmasında etkili olmuşlardır.  Bu idari bölünmede Devrek “Hamidiye Kazası”, Çaycuma da “Çarşamba Nahiyesi” adıyla idari bölünmede yer almıştır.

Yakademirciler, Veli Köy, Çaycuma Köyü ve Kayabaşı Köyünden oluşan “Çarşamba Divanı”nda* camilerin Çaycuma Köyü’ne yakın bölgeye yapılması ve pazarın camilerin yapıldığı bölgeye kurulmaya başlaması Çaycuma’yı çekim merkezi yaptı. Artık Çarşamba Divanının gelişmesi ve büyümesi Çaycuma’nın büyümesinden başka bir şey değildi.

1800’lü yılların başlarında bölgedeki kasabalar  voyvoda ile yönetilmekteydiler. Ancak halka eziyet eden bu voyvodalar  kalyon müteahhitliği yaparak iyice zenginleşmişlerdi.

Devlet, Bolu-Viranşehir-Ereğli bölgesinde yeni önlemler aldı.1811 yılında Voyvodalık kaldırıldı. Yeni mutasarrıfın çabalarıyla  Bartın, Devrek, Dirgine, Perşembe taraflarının ünlü ayanları teker teker görevlerinden alındı.

Ayanlığın kaldırılmasından sonra Bartın, Bolu-Viranşehir sancağına bağlanır ve  “Oniki Divan Merkezi” adı altında yeniden düzenlenir. Bu kez Çarşamba nahiyesi, Oniki Divan Merkezi Bartın’a bağlanır. Hacıkadıoğlu Ömer Lütfi Efendi, Bartın gazetesinde yayınlanan anılarında şöyle yazıyor: “... Bu Oniki Divan namı verilen Bartın kazası 1280 rumi (1864) tarihlerinde Viranşehir sancağından fekki irtibatla Ereğli Sancağı Kaymakamlığına rapt ve ilhak edildiği gibi 36 saat uzaklıkta bulunan Gölpazarı, Zerzene (Salıpazarı), Amasra, Çarşamba (şimdiki Çaycuma), Perşembe, Hisarönü, Tefen ve Yenice kazaları da Bartın kazası gibi Ereğli’ye rapt ve ilhak  edilmiştir.”12

1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ve ertesi yılki Navarin yenilgisinden sonra eski ayanlar yeniden egemenlik kurdular.

 Dilaver Paşa Nizamnamesi’yle getirilen ‘zorunlu çalışma’ Çaycuma’nın gelişmesini hızlandırdı:

1848 yılında, Sultan Abdülmecid’in Ereğli Kömür Havzası’nın işletilmesini buyuran bir ferman çıkarmasından sonra 1854 yılında kömür üretimine başlandı. Önce İngiltere, Kozlu ve Zonguldak’ta kömür çıkardı. 1855-1865 arasında Havza, Hazine-i Hassa’ya bağlıydı. Dilaver Paşa Nizamnamesi’yle birlikte 1865 yılından başlayan ve 1908 yılına değin süren “Bahriye Yönetimi” başladı. Havza genişletildi, yeni ocaklar açıldı. Özel teşebbüs ve yabancı sermaye tarafından üretilen kömürün, resmi kurumlardan başka yere satılması veya ihraç edilmesi yasaklandı.

1865 tarihinde Dilaver Paşa kendi adını taşıyan 101 maddelik  ünlü Dilaver Paşa Nizamnamesi’ni yaptı ve bu nizamname1868’de uygulamaya kondu. Kömür çıkarmayı ve başta direkçilik olmak üzere kömürle ilgili işleri bir düzene sokmayı amaçlıyan Nizammane madende çalışmayı zorunlu hale getirdi.

Dilaver Paşa Nizamnamesine göre, “Ereğli sancağı dahilindeki 14 kaza halkının maden ocakları işlerinde çalışmaları mecburi tutuldu.(Bu kazalar; Viranşehir, Ulus, Amasra, Oniki Divan (Bartın), Zerzene, Geçanos (Kocanaz-Kozcağız), Yenice, Eflani, Devrek, Akçaşehir (Akçakoca), Karasu, Aktaş, Tefen, Benderi Ereğli ve Taraklı Borlu (Safranbolu)dur.) Bir kısım halk ocaklarda kazmacılık, küfecilik ve bir kısmı ormanlarda direk kat’iyatçılığı, bir kısımı da kendi vesaitiyle direk çekiciliği yapmak üzere bu 14 kaza halkının isimleri tesbit edildi; kendilerinin de, muhtarlar vasıtasıyla, zaman zaman mürettep oldukları işlere sevk edilmeleri temin olundu.”

1868 yılında başlayan maden ocaklarındaki zorunlu çalışma düzeni doğal olarak Çarşamba’nın önemini artırdı. Çünkü, özellikle Bartın, Kozcağız ve Perşembe yöresindeki köylerden Zonguldak’a giden en kısa yolda hemen tek uğrak yeri olan Çarşamba, bu tarihten sonra hızlı bir gelişme seyri izledi.

Bu bağlamda, 1890 tarihli Kastamonu İl Salnamesi’nde “maden” ve “Çaycuma” ilişkisini açıkça görürüz:

“ Zonguldak nâmı ile bir mevkii ve iskele vardır ki, derununda bir çarşı ve Kömür Maden-i Hümâyunu İdaresi mevcud olub birkaç seneden beri tarf-ı hükûmetten emr-i muhafazası Çıharşenbe (Çaycuma) Müdiriyeti ile Mezkûr mahalde ikame edilen dört nefer zabitiye ile bir polis memuruna ihale olunmuşdur ki burası mukaddema (öncelikle) yalnız kömür madenleri imâlat ve ihracatına mahsus bir isleme idi.”14

Kastamonu Vilayetinin düzenlediği 1286/1870 Tarihli Salname'de Çaycuma adı, "Devrek kazasına bağlı Çarşamba nahiyesi" olarak geçer.  Ancak daha sonra yayımlanan Salnamelerden anlıyoruz ki, “Çaycuma” adı 1889’larda kullanılıyordu. Kastamonu Vilayetine Bağlı Livalar, Azalar Ve Nahiyeler Hakkında  1315/1889 Tarihli Kastamonu Vilayeti Salnamesi'nin  19. Sayısında  Çaycuma için şu bilgiler verilir: " Devrek kasabasına bağlı Çarşamba nahiyesinin  merkezi Çaycuma, Devrek kadar muntazam olup, kasaba içinde 2 çarşı, 2 cami, 1 kilise ve 1 hamam vardır."

 Taşkömürü, Çaycuma’yı ilgi odağı yapınca Rumlar ve Ermeniler ticaret amacıyla Çaycuma’ya yöneldiler:

Kesin bir tarih verilmemekle birlikte ilçe merkezindeki Rum ve Ermeni nüfusun Safranbolu’dan Çaycuma’ya gelip yerleştiklerini biliyoruz. Rum ve Ermenilerin Çaycuma’ya gelişi, kömürün bulunmasından ve maden ocaklarının işletilmeye başlamasından sonraki tarihlerde hızlanmış ve nahiyenin  Rum ve Ermeni nüfusu çoğalmıştır.* Osmanlı devletinin izniyle   1859 tarihinde  Çaycuma’da yapılan Aya Yorgi Kilisesi16(**) bu görüşün doğruluğunu güçlendirmektedir.

Tarımla pek ilgilenmeyen, ancak ticaret ve zanaat alanında çok becerikli olan Rum ve Ermeniler, Hacı Ali Bey’in Eski Cami’yi yaptırdığı 1800 başlarından sonra gelişen pazarla birlikte Çaycuma’ya gelip yerleşmeye başlamışlardır. Ama maden kömürünün bulunması, ardından da zorunlu çalışma düzeninin başlamasıyla canlanan ve önemi artan Çaycuma’ya ticaret amacıyla gelip yerleşen Rumların sayısında artış olduğunu Salname kayıtları da doğrulamaktadır.

Ticaret amacıyla Çaycuma’ya gelen Rum ve Ermeniler arasında en dikkati çeken kişi Yordan Çorbacı’dır. Yap-sat yöntemiyle iş yapan Safranbolu’lu bir müteahhit olan Yordan Çorbacı, Kayadibi’nde kurduğu suyla çalışan kereste fabrikasından sağladığı keresteleri Filyos çayını kullanarak Çaycuma’ya ulaştırır. Bugünkü ilçe merkezinde bulunan ve tarla olarak kullanılan arazileri satın alan Yordan Çorbacı, bu arazilere bina yapıp satar.

Bugün, ilçe merkezinde halen ayakta duran şehir hamamıyla arkasındaki eski İş Bankası binası ve  yanındaki sıra dükkanlarla pasaj (Eski han binası), Belediye binası karşısındaki eski iki katlı yapı, çarşı merkezindeki eski caminin karşısındaki dükkanlar, ilçe merkezdeki üç çınar ağacının karşısındaki sıra dükkanların hemen hepsi  Yordan Çorbacı’nın eserleridir.

Merhum Mustafa Zeren’in anlatımlarına göre, Çaycuma’da ticaret ve zanaatı geliştiren, Türklere terziliği ve kunduracılığı öğreten Rumlardır.

Osmanlı Devleti'nin  1319/1903 Tarihli Umumi Salname'sinde Çarşamba nahiyesinin Zonguldak'a bağlandığı belirtilir. Zonguldak da aynı tarihte  Bolu Sancağı'na bağlı kaza haline getirilmiştir. Bolu Müstakil Mutasarrıflığı'nın  ilk kez düzenleyip 1332/1916 yılında yayınladığı Bolu Divanı Salnamesi'nde  Çaycuma hakkında şu bilgiler verilir:

"Çaycuma, Bolu dahilindeki nahiyelerin en muntazamı ve en büyüğüdür. 31 Köyü, 11600 İslam, 370 Rum, 34  Ermeni olmak üzere toplam 12004 nüfusu  vardır. Nahiye merkezi Çaycuma; muntazam bir çarşı, iki cami, bir medrese, üç sınıflı iptidai mektep ile bir kilise ve bir Rum iptidai mektebi, han, hamam gibi ihtiyaç hissedilen  binaları ihtiva etmesi itibariyle bazı kaza merkezlerinden çok farklı bulunmaktadır. Ahali pek istidatlı ise de maarif bakımdan geri kalmıştır. Muhtelif tarihlerde değişiklik ve yeniliklere uğramışsa da tarihi değeri yoktur."
 

Kurtuluş Savaşı’nda Çaycuma: Çaycuma, Kurtuluş Savaşı sırasında yalnızca cepheye asker gönderme bakımından değil, aynı zamanda cephe gerisi hizmetlerde de üstün yararlılıklar göstermiştir. Çaycuma, ülkenin emperyalist düşman işgalinden kurtarılmasında, Batı Karadeniz (Zonguldak)-Ankara hattında stratejik bir konumda olduğundan Kuvay-ı Milliye’nin mevzilendiği noktalardan biri olmuştur.

Zengin taşkömürü yatakları nedeniyle, başta İngilizler olmak üzere, Fransızların ve İtalyanların öteden beri iştahını kabartan Zonguldak’ta 1919 yılı başlarında asayiş diye bir şey yoktu. “Zonguldak’ta başlangıçta, Kömür Komisyonu’nun emrinde İstanbul Muhafız Alayı’nın bir bölüğü bulunuyordu. Ancak, bu bölük yörede asayişi tesis etmekte yetersiz olduğundan, Trabzondan Gülcemal vapuru ile İstanbul’a hareket eden 10. Kafkas Tümeni’nin 32. Alayı’na Harbiye Nezareti’nde 24 Şubat 1919’da Zonguldak’a çıkma emri verildi. Alay Mart 1919’da Zonguldak’a geldi. Alay karargah merkezi Zonguldak olan 500 mevcutlu 32. Alay Muhafız bölüğü ile birlikte Zonguldak, Çaycuma ve Devrek’in asayişini koruma görevi üstlendi. Muhafız Bölüğü  mevcudunun azlığı ve hayvanlarının yeterince iaşe edilememe gerekçesiyle Harbiye Nezareti’nin emri üzerine 14.5.1919’da Zonguldak’tan ayrıldı. Ayrıca, aynı tarihte Üsküdar’ın asayişini korumak üzere 32. Alay’ın 1. Taburu Zonguldak’tan İstanbul’a hareket etmişti. Daha sonraki günlerde de 32. Alay’ın III. Taburu’nun dışındaki kuvvetleri de Zonguldak’tan ayrılmıştı. III. Tabur’un mevcudu firarlar sebebiyle de tam değildi.

Yöredeki eşkiyalar madencinin önünü kesiyor, parasını alıyordu. Asayişsizlik, bir taraftan yeni eşkiya grupları oluşmasını, diğer taraftan da eşkiya korkusu altında acz içinde bulunan yöre halkının ocaklara gitmesini engelliyordu. O yıllarda, Çaycuma ve yöresinde en azılı eşkiya gruplarının başında yer alan Abaza Sait, Filyos ve civarında koyun hırsızlığı ve soygunculuk yapıyordu. Böyle irili-ufaklı bir çok çete vardı ve Batı Karadeniz bölgesinde Çaycuma ve çevresi “eşkiyalarıyla” ünlenmişti.

Yol kesme olayları ve can korkusu nedeniyle yöre halkının madenlere gitmekten vazgeçmeye başlamasından sonra, ocaklarda giderek büyüyen “amele açığını kapatmak” isteyen Kömür Komisyonu üyesi Osman Bey, 10 Aralık 1919 tarihli telgrafıyla Bahriye Kömür Komisyonu’ndan acil önlem alınmasını istemiştir. Harbiye Nezareti de Bahriye Nezareti’nden gelen isteği yerinde bularak 32. Alay’ın 2 taburunu yeniden Zonguldak’a gönderdi.

Ancak 32. Alay  bölgede asayişi sağlamada yetersiz kalmıştı.

Zonguldak ve cıvarındaki bu başıboşluğu fırsat bilen Fransızlar, stratejik  enerji kaynağı taşkömürü bölgesi olan Zonguldak’a  “kömür ocaklarında asayişi sağlamak ve korumak ” bahanesiyle 8 Mart 1919’da* bir miktar polis, jandarma ve piyade  askeri çıkardılar.

Fransız işgalinden sonra, Zonguldak ve civarı, artık hem asayişin olmadığı kontrölsüz bölge, hem de emperyalistlerin Ankara’ya fiili baskı kurabilecekleri stratejik bir koridor ve  “Ankara’ya en kestirme yollardan biri” durumuna gelmişti.

Bu durumu fark eden Ankara Hükümeti, acilen önlem alma yoluna gitti. Zonguldak ve çevresinde ulusal kuvvetlerin oluşturulması kaçınılmaz hale gelmişti.

 Mustafa Kemal, Ali Fuat Paşa’nın verdiği bilgiyle Cevat Rıfat Atılhan’ı  21 Nisan 1920’de  “Bartın ve Havalisi komutanı” olarak görevlendirdi. Durum, Kastamonu Bölge Komutanı  Albay Osman Bey’e ve Kastamonu Valisi Cemal Bey’e telgrafla bildirildi.

Bartın ve Civarı Kuvay-ı Milliye Komutanı olarak göreve başlayan Cevat Rifat, Kastamonu kışlasındaki piyade taburlarından işe yarar eratla hapishaneden seçtiği mahkumlardan 100 kişilik bir müfreze oluşturdu.  Ayrıca bu müfrezeyi büyütmek için yetki istdi. Cevat Rıfat, hem asker, hem de yetki olarak istediklerini elde ettikten sonra müfrezesiyle Kastamonu’dan Bartın’a hareket etti.

Kastamonu’dan Bartın’a gelen Cevat Rıfat, ilk iş olarak Amasra’ya kaçan Bartın Kaymakamı Ahmet Durmuş’u görevinden aldı. O günleri Cevat Rifat Bey şöyle anlatıyor: “Vazifeye Bartın ve Havalisi Kuvay-ı milliye Kumandanı ünvanı ile başladım. Bu kuvvetlerin çekirdeğini Kastamonu’da bulunan piyade taburlarından seçilmiş erat ile hapishanelerden aldığımız erler teşkil etti. Geniş selahiyet istedim, verdiler. [Kastamonu] Vilayet PTT Başmüdürlüğü [Postahane] deposunda bulunan ve müvezzilere [elbiselik] olarak gönderilen kumaşlara el koydum. Şehrin terzilerini bir araya getirerek bu kumaşları diktirdik ve 100 küsur mevcutlu bir müfreze ile Mayıs ayının son haftalarında yola çıktık. Yanıma mülkiye hizmetlerinde kullanmak üzere eski Tavşanlı Nahiyesi Müdürü Hüsnü Bey’i aldım. Yollarda bu müfrezenin mevcudu gönüllülerle mütemadiyen arttı. Zenginlerden aldığımız atlarla bu kıt’a kâmilen atlı oldu. Hayvan bedellerini sonra fazlasıyla sahiplerine ödedik.

1 Haziran 1920’de bir gece yürüyüşü ve dörtnal süratle  Bartın’a girdik. Bu sürat, her türlü melhuz mukavemeti kırdı. [Bartın]Kaza Kaymakamı Ahmet Durmuş Bey, (Eski Afyon Valisi), Bartın Şube Reisi Binbaşı Memduh Bey ve bazı mülkiye memurları her ihtimale karşı Amasra’ya çekilmişlerdi. Hüsnü Bey’i Bartın Kaymakamı olarak ilan ettik. Şehrin Müftüsü Rifat Efendi ve ileri gelenleri milli davaya yardım ettiler. Askerin mevcudunu artırarak talim ve terbiyelerini tamamladı. Sürmene’de onbir taka ile Bartın Boğazına gelmiş olan yüz küsur Karadeniz çocuğunu da askerimize kattım. Bunların hepsi mükemmel surette techiz ve teslih edildi. Mızraklı olmak üzere mühim bir süvari kuvveti, bir alay piyade mevcudu ile harp karargahı olan Çaycuma’ya gittik...

Cevat Rıfat Bey*,  Bartın’da Milli Mücadele örgütlenmesini tamamladıktan sonra, Bartın’da bir müfrezeyi bıraktı ve Kastamonu Çevresi Komutanı Muhittin Paşa’nın talimatıyla  birliğini Çaycuma’ya nakletti.

Yalnızca Çaycuma’da değil, Bartın’dan Zonguldak ve Ereğli’ye kadar tüm bölgede, Kurtuluş Savaşı ve Kuvay-ı Milliye denince akla gelen adların başında  bölgenin Kuvay-ı Milliye Komutanı Cevat Rıfat Atilhan gelir.

“İnce uzunca boylu, asker bakışlı, düzgün, güzel yüzlü, büyükçe ağızlı, iri, sağlam çeneli”20 bir subay olan Cevat Rıfat Atılhan, yüzbaşı rütbesiyle 1. Dünya Savaşı’na katıldı.  Ataklığı, zekâsı, girişim yeteneği ve cesaretiyle kendisini gösterdi. Cevat Rıfat Atılhan, Filistin ve Sina Cephelerindeki yararlılıklarıyla ün saldı.

Bu arada, Zonguldak bölgesinde de 6-8 ay gibi kısa sürede Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kuruldu. Başta Zonguldak olmak üzere, bu Cemiyetlerin kurulmasında, mülki idarecilerle müftüler etkin rol oynadılar. Zonguldak ve civarında kurulan Cemiyetleri şunlardır:

“Zonguldak Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti; kuruluşu: 28 Ekim 1919.

Devrek Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti. Kuruluş tarihi kesin olmamakla birlikte Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a gelişinden itibaren Devrek’te Milli Mücadele çalışmaları başlamıştır. Devrek ayrıca tüm olumsuzluklara karşı tampon bölge görevi yapmıştır.

Bartın Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti; kuruluşu 15 Ekim 1919.

Ereğli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti; kuruluşu 3 Haziran 1919

Alaplı Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti; kuruluşu: Ekim 1919.

Kurucaşile Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti; Kuruluşu: 2 Mart 1920.

     Aynı tarihlerde ayrıca Çaycuma, Ulus, Eflani, Amasra’da da Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin faaliyete geçtiğini görüyoruz.”

     Çaycuma’da kurulan Cemiyet’in başına  Tahir Bey  (Tahir Müftüoğlu)* getirildi.

     Tahir Efendi’nin oğlu Dr. Cevdet Müftüoğlu'ndan öğrendiğimize göre,  Kalaycıoğlu Müftüzade Tahir Efendi, 1900'lü yılların başından itibaren  (tam teşekküllü bucaklardan  belediye teşkilatı kaldırılana kadar) 30 yıldan fazla bir süre Çaycuma Belediye Başkanlığını yürütmüştür. Bu arada  birçok kez bucak müdürlüğü görevini de üstlenmiştir. Kurtuluş Savaşı sırasında Çaycuma'nın ve Çaycumalıların  tutumu hakkında Tahir Efendi'nin anlattıklarına  dayanarak Dr. Cevdet Müftüoğlu  şunları söylemektedir: "Bana kendisinin söylediklerinden hatırlıyorum. 1919 Mayıs 15'de Yunanlılar'ın İzmir'i işgali üzerine Çaycumalılar adına padişaha uyarı telgrafı çekiyorlar. Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkmasından sonra, Çaycumalılar adına kendisine bağlılık ve destek telgrafı çekiliyor. Mustafa Kemal Paşa'nın telgraflarına cevabını çerçeveleterek Belediye Başkanı odasına astığını, yıllarca muhafaza ettiğini, bir devre Belediye Başkanlığının Hacı İsmailoğlu'na  geçtiğini, ondan sonra  tekrar Belediye Başkanı olduğunda bu telgrafın kaybolmuş olduğuna çok üzüldüğünü  söylemişti.

     Çaycuma, Kurtuluş Savaşı sırasında cepheye asker göndermenin yanısıra, para ve diğer levazım yardımında da bulunmuştu. “O tarihlerde Devrek’e bağlı Çaycuma Nahiyesi halkı da bu yardım kampanyasına katılmıştır.  Dertli’nin 20 Eylül 1920 tarihli nüshasında belirtildiğine göre; nahiye halkı kadınları tarafından  ‘Asker Kardeşlerimize Muavenat Kadınlar Cemiyeti’ dahi kurulmuştur. Aynı haberde bu cemiyetin kuruluşunun  ilk bir-iki günü içersinde 150 katlık çamaşır ve levazım toplayarak Bolu’ya sevk ettiği bildirilmektedir.”23 Bartın, Devrek ve Ereğli’den toplanan 345.500 kuruş Ankara’ya gönderildi. Zonguldak havzasından toplanan toplam para yardımı 1.061.723 kuruşu buldu.

Bolu Mürettep Komutanlığı da 2 Ağustos 1920’de Erkan-ı Harp Umumi Riyaseti’ne gönderdiği raporda, Fransızların olası işgal hareketlerine karşı aldığı önlemleri ve Cevat Rifat Bey’e verdikleri talimatları anlatır: “Çaycuma Müfrezesi Komutanı’na hemen Zonguldak istikametinde ve bir zabit kumandasında bir keşif kolu göndermesi ve düşmana tesadüfünde ateş etmeyerek teması muhafaza ve alacağı malumatı hemen bildirmesi ve mühim geçit ve müdafaa mevazının düşman eline geçmemesinin temini için ileride böyle mevazının tutulması lazım olduğunu ve Mutasarrıftan izahat istemesini yazdım.”

Nitekim, elde edilen ilk bilgiler ve Ankara’nın daha önceden yaptığı tahminler doğru çıktı. Fransızların Zonguldak’ı işgalle sınırlı kalmayacakları, işgallerini tüm Batı Karadeniz’e genişletip Ankara’ya yönelecekleri ve Kuvay-ı Milliye’nin başkentini  sıkıştıracakları anlaşıldı.  Bunun ilk denemelerinden biri olarak, Zonguldak’tan harekete eden bir Fransız müfrezesi 1920 yılının Aralık ayında  Çaycuma yakınlarındaki Sarpça (Sapça)’ya kadar geldi.

Fransızların bu hareketliliği karşısında Cevat Rifat Bey hemen karşı önlemlerini aldı ve harekete geçti: “Der’akap Bartın-Devrek, Ereğli ve Safranbolu Kaymakamlarını vaziyetten haberdar ettim ve yardıma çağırdım. Biz de müftümüz Nusret Efendi ve karargah arkadaşlarımızla atlara binerek olanca süratle ileri mevzilere gittik. Bizim kıt’aların vaziyeti şöyle idi: Filyos tarafına geriden bir çevirme hareketine uğramayalım diye Bahriye Binbaşısı Murad Bey kuvvetlerini, sol kanadımıza Çaycuma, Devrek arasına, Ankara yolunu kapatmak üzere Binbaşı Ethem Bey kuvvetlerini ve Çaycuma’da ihtiyatta kalmak üzere Rifat Kaptan kumandasında Karadeniz Milli Taburunu yerleştirdim. Ben de nizamiye kıt’aları ve Bedri Bey Süvari Bölüğüyle karargâh muhafızlarıyla birlikte Sapça geçidi karşısındaki mevkiye yerleştim.

Cevat Rifat, Fransız askerleri arasında yer alan Tunus ve Cezayirli müslüman askerlere yönelik bildiri hazırlayarak bunları el altından dağıtıp onlara ulaştırdı. Kuran-ı Kerim’den bir ayetin de yer aldığı  “karşınızdaki müslüman askerlerin kumandanı Esseyid Ahmet Cevat Rifat” imzalı bu bildiri “Aziz Din Kardeşlerimiz” diye başlar. Bildiride “Türklerin de kendileri gibi Müslüman oldukları, İslamiyetin yeryüzünde yayılması için çalıştıkları, Fransızların ise İslamiyeti yok etmek istedikleri bu nedenle İslamın son kalesi olan Türkiye’ye saldırdıkları, Türk askerinin vatanını müdafaa etmek üzere savaştığı ve kendileriyle kardeş oldukları, kardeşin ise, kardeşine silah çekemeyeceği hususları belirtilerek Fransız askerlerinin Türk tarafına geçmeleri isteniyordu.

Ayrıca Cevat Rifat Bey, mevzide ateşe hazır bekleyen askerlerine kendisi emir vermedikçe kesin olarak ateş açılmayacağı talimatını vermiştir. Cevat Rifat Bey bu gergin ve kritik anı şöyle anlatır:

“Fransız müfrezesi önde bayrakları ağır ağır ilerliyor. Bize ikiyüz metre yaklaştıkları zaman mevzi aldılar. Ateş açmağa hazırlanıyorlardı. Askerlerimiz siperlerinde ben ve Müftü Efendi ayaktayız. Sağ yanımızda bulunan sancağı siperin üzerine diktik. Bu sancak Gerede’de sırma ile işlenmiş Kelime-i Tevhid yazılı idi. Siperin üzerine dikildiği zaman sanki vaktiyle haber verilmiş ve öğretilmiş gibi hep bir ağızdan: ‘Allahuekber, Allahuekber, Lâ İlâhe İllallahu Vallahü ekber. Allahüekber ve Lillâhil Hamd!’ diyerek tekbir getirmez mi?

Bir kısmı Arap, bir kısmı Türk iki müslüman millet karşı karşıya gelince ağlayanlar, tekbir getirenler, birbirlerine sarılıp öpüşenler, görülecek göz yaşartıcı bir manzara idi. Bu manzara karşısında şaşırdım kaldım. Askerler, başında beyaz sarığı olanca heybetiyle siperin üstünde duran müftümüzün ellerine sarılıp öpmeğe başladılar. Geride kalanlarla harp bir müddet devam etti ve akşam karanlığında Fransızlar geldikleri gibi geri çekilip gittiler.”

Kumandan Cevat Rifat Bey, askeri vaziyetini sağlamlaştırmanın yanı sıra Zonguldak’ta Fransız askeri birliği hakkında istihbarat çalışmalarına da  başlamıştır.

Kastamonu ve Havalisi Komutanlığından gelen talimat üzerine gönderdiği 6 Kasım 1920 Tarihli raporunda, Fransızların Zonguldak ve çevresine 2000 civarında askerlerinin, 7 adet  7,5 toplarının, 20 adet mitralyözlerinin ve bir miktar da süvarilerinin bulunduğunu ve komutanlarının da Yarbay Viller olduğunu bildirmektedir.

Ayrıca raporda; Fransızların Zonguldak’ın etrafında ve şehrin en sarp, en lüzumsuz yerlerine kadar tahkimat yaptıkları, tel örgülerle çevirdikleri ve havzanın en önemli kömür ocaklarını ellerine geçirdikleri de belirtilmektedir.

Bunlardan başka raporda; Zonguldak’a Fransızları buradan çıkarmak üzere geldiklerini, ancak durumun uygun olmaması sebebiyle şimdilik bundan kaçınıldığı, fakat Fransızların “tevsi-i işgallerine” de fırsat verilmediğinden söz edilmektedir.

Cevat Rifat Bey, daha sonra gönderdiği bir başka raporda Fransız askeri birliği ve faaliyetleri hakkında çok daha ayrıntılı bir rapor hazırlar. Bu raporun ana hatları şöyledir: “1. Askerleri; birinci, onikinci ve otuzikinci alaylara mensuptur. Bunlardan oniki numaralı olanlar Tunus alayına mensup olan askerlerdir. Komutanları ise Yarbay Karetiye (Kratiye) dir.

2. Fransız kuvvetlerinin sayısı şöyledir:

a) 900-1000 mevcutlu bir piyade taburu ile değişik zamanlarda bu tabura katılan yaklaşık 800 kişilik piyade yardımcı kuvvet,

b) 7.5’luk cebel bataryası,

c) Bir Hoçkinsi bataryası,

d) Piyade taburuna bağlı 8-10 tüfekli bir hafif makinalı bölüğü,

e) Başka bir hafif makinalı bölüğü,

f) Zonguldak Limanında bir veya iki gambot ve bazen de küçük kontrol gemileri,

3. Bu kuvvetleri meydana getiren erlerden üçte biri Fransız, üçte ikisi de Tunus ve Cezayirli müslüman askerlerdir

4. Bu kuvvetlerin yerleşimi ise şöyledir: Fransız Mahallesi (Fener mahallesi) içersindeki sokaklarda şehre karşı dağınık mevzileri işgal eden dört makinalı tüfek vardır. Bağlık tepeleri üzerinde  Kilimli-Zonguldak istikametine doğru dört ve Zonguldak-Çaycuma yolunun doğusunda ise dört olmak üzere sekiz makinalı tüfek mevzisi vardır. Ayrıca, eski hükümet binası civarındaki tepede Kokaksu vadisini tarassud eden bir posta ile iki makinalı tüfek görülmüştür.

Çaycuma yoluna hakim tepelerde, Hoçkins bataryası, Bağlık çeşmesi civarındaki tepelerde ise Cebel bataryası yerleştirilmiştir. Ayrıca; bu tepeler üzerinde de çok sayıda topçu ampismanları tesbit edilmiştir.

Karargahları ise, Bağlık tepelerinin doğusundaki vadide olup denizden takriben 500 metre uzaklıktadır.

Piyade kuvvetinin bir bölüğü Bağlık tepeleri ile Çaycuma istikametindeki sırtlarda tahkim edilmiştir. Bu bölük aynı zamanda ileri karakol bölüğüdür.

5. Emniyet tertibatı Çaycuma ve Kilimli istikametindedir.  Devrek istikametinde Kokaksu vadisi; bir mangalık posta refakatinde iki makinalı tüfekle korunmaktadır. Fransız mahallesi ise, şehirden gelecek tehlikeye karşı kontrol ve korunmaya alınmıştır.

Bunlardan başka Zonguldak-Kilimli ocakları arasındaki Üzülmez mevkiine ve Kozlu kömür ocakları cıvarına birer süvari takımı yerleştirmişlerdir. Ayrıca, tahkimat mıntıkaları ve Fransız mahallesi sokakları tel örgülerle çevrilmiştir. “

1920 yılının ağustos ayında iki Fransız harp gemisi Ereğli-Zonguldak arasında dolaşırken bir Fransız süvari müfrezesi de bir yerli rehberle Zonguldak kilimli üzerinden sahili izleyerek Filyos’a giderek keşif yapar.

Fransızların, Batı Karadeniz’in iç taraflarına uzanma çabalarını sürekli izleyen Cevat Rifat Bey, olası hareketlerini, geçiş noktalarını, alınan ve alınacak önlemleri bir raporla bildirir:

“Zonguldak’taki Fransızlar ilerlemek ve işgal bölgelerini genişletmek isterlerse, mutlak surette aşağıda belirtilen yollar üzerinden hareket etmek mecburiyetindedirler.

a) Zonguldak- Çaycuma

b) Zonguldak-Beycuma-Devrek

c) Zonguldak-Kilimli-Filyos.

Bu yollardan Zonguldak-Çaycuma arızalı olup, dağlar ve ormanlardan geçmektedir. Burada mutavassıt bir nokta olan Sarpça boğazındaki hatdan ilerlemek, alınan önlemler sebebiyle de adeta imkansızdır.

Beycuma yolu ise şosedir. Bu şose üzerinden Beycuma’ya kadar sahilden ilerlemek zordur. Ancak Çaycuma’daki müfreze Beycuma’ya alınmış ve Zonguldak yolu üzerindeki uygun mevzilere tahkimat yapılmıştır.

Kilimli-Filyos tahkimatını terk ederek  kuvvetlerini kilimli-Filyos üzerinden hareket ettirirlerse Fransızlar iki tehlike karşısında kalacaklardır: Biri Çaycuma’daki müfreze Zonguldak’a gelir. Diğeri ise, Filyos sahilindeki eski bir kale Türk kuvvetlerince tahkim edilmiştir. Aynı zamanda burası Kilimli yolundan gelecek kuvvetlere karşı fevkalade hakim bir yerdir. Bu bakımdan Fransız kuvvetleri Hisarönü mevkiinden geçerken şiddetli mukavemetle karşılaşacaklardır.

Cide ile Ereğli arasında en fazla çıkışa uygun yerler; Filyos ağzı, Amasra ve Bartın Boğazı’dır. Bu mıntıkada müfrezelerimiz ve tahkimat mevcuttur. Cide’nin sahille irtibatı yoktur. Cide’den İnebolu’ya giden sahil yolu askeri harekat için uygun değildir. Amasra’nın dahil ile irtibatı yoksa da, Bartın’a bir şose ile bağlıdır. Amasra-Cide yolu gayet fenadır. insanların yürümesi bile çok müşgül olduğundan, bu mevzilerin ihraç için ehemmiyeti azdır.”

24 Ocak 1921 İstanbul’dan kaçırılan Alemdar Gemisini yakalamak için Zonguldak’taki faaliyetlerini daha da artıran Fransızlar 2 Şubat 1921 Zonguldak’a 7 km uzaklıktaki sırtlara tahkimat yapmaya başladılar. Aynı gün Hisarönü’deki Türk karakoluna yaya birbuçuk saat uzaklıktaki bölgeye de bina yapmaya başladılar.

Bu faaliyetlerini sürdüren Fransızlar,  Çaycuma yönünde ilerleme düşüncesinden vazgeçmediklerini de gösteriyorlardı. Sapça’daki başarısızlıklarından sonra 15 Mart 1921’de bir Fransız ester süvari müfrezesi Yaka Köyü yönünde ilerleyerek karakolumuza ateş açınca askerlerimizin karşı ateşiyle karşılık gördüler. O gün öğleden sonra ilerleyişini sürdüren Fransız süvari müfrezesi Zonguldak’a geri döndü.

Cevat Rifat Bey, bu olayla ilgili olarak 21 Mart 1921’de Kastamonu Havalisi Komutanına şöyle rapor geçti: “.... Müsademeden evvel Fransız ester süvari müfrezesinden bir zabitle bir nefer yaya olarak nöbetçilerimizin yanına kadar talüp etmişler ve ileri geçmek istediklerini söylemişler ve nöbetçilerimiz tarafından muhalefet edilmesi üzerine geri çekilip diğer arkadaşlarıyla beraber mevzi alarak ateşe başlamışlardır. Evvela Fransızlar tarafından ateşe başlandığı nöbetçilerimiz ve karakol efradı tarafından müttefiken ve kuvvetle beyan edilmektedir. Deruhte edilecek bir komisyon muvacehesinde de meselenin tezahür edeceğini arz eylerim.”

Ancak Fransızlar Yaka Karakolu hadisesinden sonraki günlerde başka bir  olaya yol açmamışlardır. Zaten Kastamonu ve Havalisi Komutanı Muhiddin Paşa’nın, Zonguldak Müfreze Komutanlığı’na gönderdiği bir telgrafta, o tarihlerden itibaren Fransızların Zonguldak’ı tahliye etmeyi düşündükleri belirtilmektedir.

Fransızlar,  Haziran 1920’de Zonguldak çevresinin bir çok yerini, Yunanlılar da 1921 yılı Mart ayı sonunda Zonguldak ve yakın çevresini, sahillerini İnebolu’ya kadar işgal ettiler. Karadeniz sahillerindeki yerleşik Rumlar, yabancı azınlıklar Türklere karşı koymak için  Fransızla, İngiliz ve Yunanlılar  tarafından silahlandırıldılar. Çaycuma'daki azınlıklarda da şımarık davranışlar gözlenir. Rumca bilmeyen Ortodoks Türkler de Yunanlıları desteklemektedir. O zamanki  Nahiye Müdürü, ticareti ellerinde tutan ve anadilleri Türkçe olan Ortodokslarla samimi ilişki içindedir. Nahiye müdürünün amacı Rumların ve diğer Ortodoksların hareketleri hakkında bilgi almaktır. Nitekim, bunların Safranbolu'dan (oradaki Ortodokslardan) silah getirip silahlanacaklarını öğrenir.Çaycumalı Kemancı Filip ve arkadaşları silahları getirirken Perşembe yöresinde yakalanırlar. Böylece Çaycuma'daki azınlıkların silahlanma girişimlerinin önüne geçilir.

İnönü zaferlerinin ardından, Çaycuma’da  29 Nisan 1921 tarihinde “Çaycuma ve köyleri ahalisinden kadın erkek, çoluk-çocuk onbini aşkın insan nahiye merkezinde” toplanarak bir miting düzenlemiştir. Bu mitingte, gösterilen başarıdan duyulan memnuniyetin yanısıra, “Yunanlıların memleketimizde irtikap eyledikleri şenaat ve melanetler fiilen protesto edilmiştir. Ayrıca halk, “memleketin saadeti ve selameti için her türlü fedakarlığı ifaya amade bulunduklarını” bildirmişlerdir.

Zonguldak’taki Fransız işgali, 21 Haziran 1921’de Fransız birliklerinin tahliyesiyle sona ermiş oldu.

Fransız işgali sona erince Çaycuma’daki askeri birlik Batı Cephesi emrine verildi. Cevat Rifat Bey de Ankara’ya gitti.

Bartın ve Havalisi Kumandını Cevat Rifat Bey, yalnızca askeri faaliyetlerle sınırlı kalmamış Çaycuma’ya eğitim ve sağlık alanında da hizmetlerde bulunmuştur.

Temmuz 1920’de hizmete açılan Çaycuma Hastanesi, Çaycuma nahiye merkezi ve köyleri halkının gayret ve fedakarlıklarıyla tesis edilmiştir. Bu hastanenin yaptırılmasında Bartın ve Havalisi Komutanı Cevat Rifat Bey’in yardımları da olmuştur. Ayrıca Cevat Rifat Bey, Çaycuma’da yapılan altı derslik bir okul binasının yapımında da öncülük etmiştir. Bu konuda kendisi 100 lira yardımda bulunmuştur.

Özellikle Bartın ve Çaycuma hastaneleri Bartın ve Havalisi Komutanlığı personeline de sağlık hizmeti vermekteydi.

Bu bölümün sonunda, 1920’lerin Çaycuma’sını anlatan en önemli belgelerden biri kabul edilen Ahmet Talat Onay’ın “Çaycuma Karargahında” başlıklı gezi notlarına tam metin olarak yer veriyoruz.

 ÇAYCUMA KARARGAHINDA

Ahmet Talat Onay

Şehriyâr-ı nehâr (gündüz şahı) olan hurşid(güneş), ilk talî’a-i ziyâbârını (ilk ışıklarını) dağlara tevcih ederken (yöneltirken) yirmi süvâri refâkatimizde Bartın’ın son evlerinin önünden geçmiştik. Biraz evvel Devrek ile Zonguldak’tan da bir heyetin yola çıktığı telefonla öğrenilmiş olduğundan öğleye Çaycuma’ya yetişmek lâzımdı. Kurûn-ı vusta (ortaçağ) derebeylerinin mevkib-i medîdini (uzun kafilesini) andıran kafilemiz yollarda toz sütunları bırakarak kat’-ı mesâfe ediyordu . Bu acûlâne (acele eden ) yolculuktan memnun olmayan Müftü Efendi, ben ve fotoğrafçıydık. Hayvanların batânetinden (büyük karınlılık, oburluk) ziyâde bizim maharetsizliğimiz de geride kalmamıza sebep oluyordu.

İki saat sonra hararet tahammül-fersâ  bir dereceyi buldu. Çaycuma’nın görünen yeni tepeye tırmandığımız zaman ne hayvanlarda, ne râkiblerinde tahammül kalmıştı. Çünkü, yollar berbat, iniş ve yokuştu. Filyos nehri kenarına indiğimiz zaman yedi saatlik mesafeyi dört buçuk saatte katetmiştik. Bolu’nun cenûbunda Büyüksuyla, Dirgene ve Çerkeş’le Safranbolu kazalarından geçen Yenice ırmaklarından teşekkül ve iki yüz kilometreden ziyade  mesafeyi kateden Filyos nehri azametle  vakârın  bir timsali  gibi idi. Dört yüz metrelik bir saha üzerinde  ahtapotvari kollar atarak uzanmış, nâm-ı kadîmi (eski adı) Teos olan menbaına doğru vahşi bir sükûnetle akıyordu. “Dibini görmediğin suya girme!” derler: Fakat Filyos’ta hal bilakistir. Kumlu, berrak ve iki metre arzında küçük bir su, beni ve Jandarma kumandanı İsa Bey’i ka’r-ı ademe (yokluğun dibine, derinliğe) çekiyordu. Hayvanların son bir hamle-i gayreti bu derbend-i memâttan (ölüm geçidinden) her ikimizi de kurtardı. Eğer kılavuzun tarifine ittibâ edilmezse (uygun davranılmazsa) Filsoy’ta batmak muhakkaktır. En emin görülen yerler en tehlikeli olanlardır. Kırk metre genişliğinde, hayvanların göğüslerine çıkan bir sudan büyük zahmetle geçtik ve Allah esirgedi. Müftü Efendiyi az kaldı kaybediyorduk. Burada Kumandan Cevat Bey’le kasaba nâmına istikbâle  (karşılamaya) gelen  zevât tarafından karşılandık. Bartın Kaymakamı Hüsnü Bey Bartın heyetini, Cevat Bey de maiyetini takdim ettiler. Yollar, sokaklar halkla doluydu. Muhterem Çaycumalılar misafirlerini istikbâl için çok himmet göstermişlerdi.

Bütün Filyos vadisini pây-ı enzârı (görüş alanı) altında tutan bir tepede etekleri çırpınan beyaz çadırlardan bakır renkli, mâsum bakışlı cerî (cesur) ve çevik askerler koşuştular. Türklüğe has ve fıtrî (doğal) bir mahcûbiyetle bizim istirahatimizi temine çalışıyorlardı. Karargâh en yüksekte idi. Mustatîlü’lşekl (ayırdedici şekil) kırmızı bir levha uzaktan buranın kumandanlığa mahsus olduğunu gösteriyordu. Vadi, kasaba, yollar, cehennemler içinde yandığı halde burada serin bir rüzgâr gevşemiş asâbı geriyordu. Devrek Kaymakamı beyin riyâsetindeki heyet bizden evvel vâsıl olmuşlardı. Akşama doğru Zonguldak Müftüsü İbrahim Efendi hazretleriyle Edhem ve Ali Rıza Beyler geldiler.

Kumandan Cevat Rıfat Bey terbiyeli, faâl ve sevimli bir gençtir. Nahiyeden şekâveti (alçaklık, rezillik) izâle (ortadan kaldımak), âsâyişi iâdeye muvaffak olduğu ve nâmuskâr hareketi şiâr ettiği için bütün halkın şükran ve hürmetini celbe muvaffak olmuştur. Arkadaşları hep terbiyeli ve gayûr (gayretli, çok çalışkan) gençlerdir. Efrâdın elbise ve techizâtı mükemmel, terbiye-i askeriyeleri şâyân-ı takdir bir haldedir. Denebilir ki, karargâh-ı zâbitân ve efrâd  arasında misli nâ-meşhûd (tanık olmak) bir mevedded-i mütekâbile (karşılıklı sevgi) hükümrandır.

Askerlerin çarşılarda, kahvelerde oturmamaları için salaşdan bir gazino vücûda getirilmiş. İnzibâtın sıkılığı hiç bir uygunsuzluğa meydan vermiyor. Hatta kasabanın bir tabur askerden sanki haberi yok gibi.

Akşam verilen altmış kişilik ziyafette kasaba mütehayyizânı (ileri gelen kişiler) ve Rum cemaati de bulunuyordu. Ertesi sabah  program vechile Cevat Bey’in teşebbüsü, nahiye halkının arzu ve fedâkârlığı ile yapılacak olan hastane ile altı dershaneli mektep binâsının vaz’-ı esası (temel atma) resmi icrâ edildi. O gün Cuma olduğu için kasabanın pazarıydı. Her taraftan gelen yüzlerle köylüye mevlûd okunacağı, asker oyunları oynanacağı ilan edildi. İkindiye doğru karargâhın önündeki meydana dört bin kadar insan toplandı. Sürat, çuval yarışları, halat çekmeleri, kaşık içinde yumurta müsabakaları icrâ ve mükâfâtları i’tâ edildi. Şâyânı dikkat olan cihet Bartın, Zonguldak, Devrek ve Safranbolulu efrâdın müsâbakada kazanarak memleketleri nâmına şeref teminine çalışmaları hususundaki gayretleridir.

Kıyafetleri son derece temiz ve mükemmel olan taburun müteaddid fotoğrafları alındı. Müteâkiben mevlidhân-ı şehîr İsmail Hakkı Efendi’nin Arab şivesiyle ibtidâr eden (başlayan) mevlûdu bütün hâzırûnu vecde getirdi. Bir tevekkül-i dindârâne ile dinleyen bu saf kalbli necib köylüler ve askerlere Zonguldak Müftüsü İbrahim, Bartın Müftüsü Hacı Rıfat Efendiler hazerâtının dinî ve ahvâl-i hâzıra müteallik mev’izeleri pek büyük tesirler icrâ etti.

Ertesi sabah hafif bir yağmur yerleri ıslatırken Bartın heyeti Filyos’a ayrıldı. Müftü İbrahim Efendi, Edhem ve Ali Rıza Beylerle dört süvarinin muhafazasında yola çıktık. Sürekli bir yağmur  daha birinci saatte bizi baştan başa ıslattı. Tufan-ı Nuh’tan beri beşerin dest-i tanzimi değmemiş  ve belki hiç bir tarafta misli olmayan sarp bir yoldan ine çıka, düşe sürçe, çalılara takıla, ağaçlara kakıla Zonguldak’a gelebildik.

Çaycuma, Zonguldak, Kastamonu ve Bolu livaları dâhilindeki nahiyelerin en muntazamı, en büyüğüdür. Nüfusu on bin kadar Müslüman, dört yüz kadar Rum ve Ermeni’den ibarettir. Kasabanın çarşısı muntazamdır. Han, hamam gibi mebânis-i itibâriyle  kazalardan bazılarına bile fâiktir(üstün olma). Burada da maarif maatteessüf (ne yazık ki) i’tilâ edememiştir(gelişememiştir). Merkez zükûr (erkek) ve inas (kız) mektebleri oldukça müterakkidir(geri).  Zükûr mektebi Hükümet ve Jandarma tarafından işgal edilerek, mektebin eski medreseye kaldırıldığı haber alınmakla Maarif Müdürü tarafından tahliyesine başlandırılmıştır. Emsâline nisbetle güzel bir bina olan mektebin tâmir ve levâzımının ikmâli için Kumandan Cevat Bey yüz lira i’ta(ayrılmasını) buyurarak maarifperverliğinin bir nümûne-i nevînini (örneğini) daha göstermiştir. Yeni mektebin inşâsı yakında ikmâl edilirse şimdiki zükûr mektebine inas mektebi nakl olunacaktır.

Safranbolu, Daday, Araç ve Kastamonu’dan Zonguldak’a gelenler için Çaycuma bir memerr (yol, geçit)olduğundan ticaret istikbali parlaktır. Kasabanın ekser-i tüccarı hemen taşralıdır. Doktor Ali Bey’le beni iki gece temiz ve sevimli evinde mihman ve istirâhatimizi temin için mahdûm ve damadıyla unutamayacağımız fedâkârlıkta  bulunan Mustafa Efendi de Safranbolu’dandır.

Arazisi râtıb (nemli, yumuşak), her şeyi yetiştirmeye müsâittir. Ahâlisi pek müstaid(akıllı, becerikli) insanlar ise de, şerâit-i içtimâiyelerinin (toplumsal koşulların) tevhit ve tekemmülü (daha iyi bir noktaya getirilmesi) için kurrânın tevhîdiyle (okumuşların bir araya getirilerek) maarifin ta’mîm ve tezyîdine himmet olunursa (eğitimin gelişmesine öncülük edilirse) bu istidâdın (yeteneğin) inkişâfına (gelişmesine) yardım edilmiş olur.

Bir memleketin terakki-i ticârîsi (ticari gelişmesi)yollarına, vesâit-i nakliyenin (nakliye araçlarının) bolluğuna vâbeste (bağlı) olduğu düşünülünce Çaycuma bunlardan mahrum olduğu için şâyân-ı terahhumdur (acınacak durumda). Mükemmel bir şose ile Bartın ve Zonguldak’a rabt edilse (bağlansa), yahud tabii bir mecrâ takip eden  Filyos nehri mecrâsı Suçatı mevkiine kadar tathir olunsa (temizlense) küçük merâkib-i bahriye (vapur, gemi, kayık gibi deniz araçları) her zaman işleyebileceği için, nakliyâtı teshil(kolaylaştırma), ticarete revaç temin edilmiş olur.

Dâhilin denizle irtibâtını temin edecek olan bu tathir ameliyesi (temizlik işi) vehâmet-i hevâiyeyi (kötü durumu, havayı) de izâle edeceği için ihmal edilecek husûsattan değildir. Kaza olmak istidâdında bulunan Çaycuma, ümit olunur ki, bir gün lâyık olduğu mevkii ihrâz eder.

Çaycuma’nın Kaza Oluşu: Her ne kadar Salnamelerde Çaycuma’nın 1303/1883 tarihinde “Çarşamba Divanı” adıyla Bartın’a bağlı bir nahiye haline geldiği belirtilse de, Hacıkadıoğlu Ömer Lütfi Efendi, anılarında “Çarşamba kazasının  1280/1864 tarihinde Ereğli’ye rapt ve ilhak edildiğinden” söz eder.  Dolayisiyle 1883 tarihi Çaycuma’nın ilk nahiye olduğu tarih değil, “nahiye olarak Bartın’a bağlandığı” tarihtir.  Çaycuma’nın nahiye olduğu tarihi tam olarak bilemiyoruz ama Hacıkadıoğlu Ömer Lütfi Efendi’nin anlattıklarından Çaycuma’nın  1864’de nahiye statüsünde olduğu sonucuna varıyoruz.

Çaycuma, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra da 21 yıl süreyle   nahiye olarak kalmış, ancak 1944 yılında kaza  statüsüne kavuşabilmiştir.

Çaycuma’nın kaza yapılması konusu ilk kez, tek parti döneminde, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın (CHP) 30 Ocak 1935 Çarşamba günü  yaptığı  Zonguldak Vilayet Kongresi’nde gündeme geldi.  O sırada Cumhuriyet Halk Fırkası Zonguldak İl Başkanı Dr. Mitat Altıok, Zonguldak Valisi ise Halit Aksoy’du.

Vilayet Kongresinde konu görüşüldü ve “Çaycuma nahiyesinin kaza teşkilatı yapılması isteğinin” Büyük Kongreye götürülmesi kararı verildi.

Cumhuriyet Halk Fırkası Vilayet Kongresinden bir yıl sonra, Çaycuma’da “kaza teşkilatı” kurulması konusu Zonguldak İl Genel Meclisi (Vilayet Umumi Meclisi)’nde de konuşuldu ve İl Genel Meclis’i 19 Mart 1936 tarihinde yaptığı toplantıda Çaycuma’da “kaza teşkilatı” kurulması gerekliliğini karar altına aldı.

Çaycuma nahiyesi ile beraber Ulus nahiyesinin de kaza yapılması gündemdeydi. Ulus Safranbolu’ya, Çaycuma da Devrek’e bağlıydı. Kaza sınırları belirlenirken, Bartın’a bağlı köylerden bazılarının Ulus’a ve bazılarının da Çaycuma’ya bağlanması söz konusu olduğundan 1936 yılı bu sınırların belirlenmesiyle geçti.

Bütün işlemler tamamlanmış ve dosya, Valilik eliyle İçişleri Bakanlığına gönderilmişti. Bakanlık, hem Ulus’ta, hem de Çaycuma’da kaza teşkilatı kurulması konusunu  “ödenek yetersizliği” nedeniyle her yıl erteliyordu.

İlk başvurunun üstünden 8 yıl geçmişti. 1944 yılının ilk aylarında Çaycuma ve Ulus’ta kaza teşkilatı kurulması konusu yeniden gündeme geldi. Ama, Türkiye’nin başka vilayetlerinde de kaza istekleri vardı. 1944 yılında ancak 12 kaza teşkilatı kurulabilecekti. Bütçe yetersizliği yine gündemdeydi. O nedenle Zonguldak adaylarından ancak birisi kabul edilebilecekti. Çaycuma veya Ulus’tan birisi kaza olacak, diğeri ertelenecekti. İçişleri Bakanlığının, Zonguldak Valiliğine yazdığı yazıyla, “hangi nahiyede kaza teşkilatı kurulmasının öncelikli olacağına dair inceleme yapması ve Bakanlığa bildirmesini” istemesinden sonra Çaycuma ve Ulus arasında bir rekabet başladı.

Bartın gazetesinde, Mehmet Çerçi imzasıyla“Kaza Olmaya Namzet Güzel Bir Nahiyemiz” başlığıyla çıkan ve Çaycuma’yı tanıtan yazı, aynı zamanda bu rekabeti yansıtması bakımından ilginçtir:

“Devrek kazasına bağlı olan Çaycuma, Zonguldak vilayetinin en eski ve en güzel bir nahiyesidir. Nahiye merkezi Çaycuma, Zonguldak-Ankara demiryolu üzerinde ve Filyos ırmağı kıyısındadır.

Dahiliye Vekilliğinin bu sene teşkiline karar verdiği 12 kazadan birinin de Çaycuma olması ihtimali çok kuvvetlenmiştir. Bu iş için Ankara’ya giden bir hey’et müsait intibalar ve ümitlerle dönmüştür.

Demiryolu üzerinde, ırmak kıyısında ve denize de yakın olmak gibi hususiyetleri ve sanat-ticaret ve ziraat bakımlarından şimdiden bir çok kazalardan bile üstün oluşu, Çaycuma’ya ileride daha geniş bir gelişme sağlayacak unsurlardır.

Nahiye merkezinde Posta-Telgraf ve İnhisarlar idarelerinin çok eskiden beri mevcut oluşu, kırktan fazla terzi ve kunduracı ve yüzden fazla da manifatura, bakkaliye vesaire gibi ticaret evleri bulunuşu ile Çaycuma’nın ticari durumu da civar kazalar derecesindedir ve kasaba epeyce işlektir.

Çaycuma’nın, vilayet merkezine her gün üç banliyö treniyle ve civar kazalara şoselerle bağlı olması da mühim bir mazhariyetidir. Haftada bir, cuma günleri  kurulan pazariyle Çaycuma, vilayetin en büyük pazar yerini teşkil etmektedir. Nahiyemiz, ayni zamanda Zonguldak’ın da yazlığıdır.

Kasabada radyo bolluğu ilk dikkate çarpan şeylerdendir. Elliden fazla radyo vardır. Ortasında Atatürk büstü ile büsbütün güzelleşen havuzlu park, zaten yeşil ağaçlar arasında gömülmüş olan kasabayı daha çok güzelleştirmektedir.

Halkodası, Çaycuma’nın neş’eli ve kıymetli gençliğini sinesinde toplamaktadır. Esasen münevver olan nahiye halkının tahsile rağbeti de çoktur. Orta ve yüksek tahsilini bitirmiş yüzlerce genç olduğu gibi okuyanlar da bundan az değildir.

Nahiyemizde asayiş yolundadır, bulaşık hastalıklar ise yok denecek kadar azdır.

Çaycuma’nın şimdi bütün bu imkanlarla gelişmesine hız vermek için beklediği, kaza teşkili işinin kat’ileşmesidir.”34

1944 yılı haziran ayı içinde, İçişleri Bakanlığı tarafından 16 nahiyede kaza teşkilatı kurulmasını isteyen yasa önergesi Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına sunuldu. Yasa önergesinde hem Çaycuma’nın, hem de Ulus’un adı geçiyordu.  Yasa Önergesi Temmuz başında Meclis Dahiliye Encümeni’nde görüşüldü ve kabul edildi.

TBMM Dahiliye Encümeni’nin olumlu kararından sonra, Çaycuma’ya gelen Vali Halit Aksoy, Milletvekili Ahmet Gürel ve Vilayet Parti Başkanı Ali Rıza İncealemdaroğlu Parti binasında halkla uzun bir sohbet toplantısı yaptılar ve Çaycumalılara nahiyenin yakında kaza yapılacağı müjdesini verdiler. Yeni gelecek memurlar için evler hazırlanması için talimatlar verdiler.

İçişleri Bakanlığına gönderilen kaza teşkilatı dosyasına göre, Çaycuma Bartın’dan 21 köy alıyor ve ayrıca Karapınar Çaycuma’ya bağlı bir nahiye merkezi haline getiriliyordu.

TBMM Genel Kurulu, 20 Temmuz 1944 Perşembe günü yaptığı oturumda, yasa önergesini ele aldı ve Çaycuma ile Ulus’un da içinde olduğu 16 nahiyede kaza teşkilatı kurulmasını öngören yeni idari teşkilat kanununu kabul etti. Yeni yasa, kaza teşkilatlarının 1 Eylül’den itibaren fiilen kurulmasını öngörüyordu.

Çaycuma halkı adına Cumhurbaşkanına, Meclis Başkanlığına, Başbakanlığa ve İçişleri Bakanlığına teşekkür telgrafları çekildi.

Çaycuma’nın 1 Eylül 1944’de resmen kaza olmasından sonra, ilçe merkezinde coşkun kutlamalar yapıldı. 80 yılı aşkın bir süre nahiye statüsünde idare edilen Çaycuma resmen kaza olmuştu. Her tarafa bayraklar asıldı; davul zurnalı coşkun gösteriler yapıldı. Çaycuma merkezindeki bu gösterilere binlerce Çaycumalı katıldı.

Çaycuma kazasının 1 Eylül 1944 tarihi itibariyle 77 köyü ve 38604 nüfusu vardı. Kazaya, Bartın’dan verilen köyler şunlardır: Turfa Tabaklar, Düz, Saz, Aşağı İhsaniye, Yukarı İhsaniye, Sarmaşık, Çorak, Tilkiler, Karakoç, Karanıpar, Torlaklar, Turfa Hatıplar, Nebioğlu, Celibeyoğlu, Ramazanoğlu, Madenler, Karaevli Çavuş, Aşağı Çukur, İhsanoğlu, Güzeloğlu, Karaevli Çavuş.

Kazanın ilk kaymakamlığına Zonguldak Vilayet Mektupçusu Hilmi Besim Tözyılmaz (06 Eylül 1944) atandı.  İlk Tahrirat Katibimiz ise Nimet Altuğ’du. Devrek Tahrirat Katibi iken Çaycuma’ya atanan Nimet Altuğ, 7 Eylül 1944’de görevine başladı ve Kaymakam Hilmi Besim Tözyılmaz ilçeye gelip görevine başlayana kadar  kadar Kaymakam Vekilliği görevini de yürüttü.

10. Çaycuma’da kurumsal gelişme kaza olduktan sonra başladı...

1 Eylül 1944’den sonra Çaycuma’da hızlı bir kurumsallaşma başladı. Birçok hizmet ard arda gelmeye başladı.

Kaza statüsünü kazanmamızdan  bir ay sonra Çaycuma Belediye teşkilatı kuruldu. Eylül ayı sonunda yapılan Belediye seçimlerinden sonra toplanan 12 kişilik Belediye Meclisi, Parti Vilayet Teşkilatı’nın önerisiyle, Zonguldak Belediyesi Elektrik Su İşleri Muhasebecisi Çaycumalı Mehmet Ünlütürk’ü Belediye Başkanı seçti.

İki ayda Çaycuma Belediye Teşkilatını kuran Mehmet Ünlütürk, aynı anda Zonguldak Belediyesindeki görevini de yürütüyordu. Çaycuma Belediyesinde düzen kurulduktan sonra “Zonguldak’a geliş-gidiş zorluğunu” gerekçe gösteren Mehmet Ünlütürk istifa etti ve Belediye Meclisi, Mustafa Zeren’i Belediye Başkanlığına getirdi.

Çaycuma’da kaza olmadan önce de belediye vardı. Tahir Müftüoğlu, Osmanlı döneminde padişah fermanıyla, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra da halktan gelen öneriyle 30 yıldan fazla bir süre Çaycuma Belediye Başkanlığı görevini yürütmüştür. Ancak Çaycuma’daki gerçek belediye örgütlenmesi, kaza oluşla birlikte başlamıştır.

Çaycuma’da idari işlerin organizasyonunun yanı sıra adliye teşkilatı kurulması için Zonguldak Ağır Ceza Müddeiumumisi Zeki Levent görevlendirildi. Öncelikle, kazaya bir sulh hakimi ile bir başkatip, zabıt katibi, mübaşir ve cezaevi gardiyanı kadrosu verildi. Kazanın asliye davaları Bartın’da, ağır ceza davaları ise eskiden olduğu gibi Zonguldak’ta görülüyordu.

2 Nisan 1947 günü yapılan törenle hizmete açılan Çaycuma Hükümet Konağı (şimdiki Öğretmenevi), eksiklerinin tamamlanması ve binaya ekler yapılması amacıyla  28 Ağustos 1948 günü  9460 lira bedelle  müteahhide ihale edildi.

1947 yılında Zonguldak İl Genel Meclisi,  Çaycuma’da her yıl Eylül ayının 16., 17. ve 18.nci günleri panayır kurulması kararı verdi ve ilk panayır 1948 yılında Çaycuma Belediyesi’nin öncülüğünde 16, 17 ve 18 Eylül perşembe, cuma ve cumartesi günleri yapıldı.

Çaycuma dispanseri, Sağlık Müdürlüğü emrine verilen eski ilkokul binasında 20 Ocak 1945 günü faaliyete başladı. Yine aynı yılın ilk haftasında,  Sinop Memleket Eczanesi sahibi  eczacı Şükrü Sorgun, Çaycuma’da eczane açtı.

Çarşı merkeziyle İstasyon arasında büyük bir sorun olan İstasyon yolunun yapım işi 1948 yılı eylül ayı başında ihale yoluyla müteahhide verildi.

Ziraat Bankası Çaycuma Şubesi 8 Eylül 1949 günü hizmete açıldı. Ziraat Bankası Çaycuma Ajans Müdürlüğüne ise Tosya Müdür Muavini B. Niyazi tayin oldu.

1950 yılı Ocak ayı sonunda bitirilen ve 120 bin liraya yapılan Tekel Binası (şimdiki Yeni Belediye İşhanı), Zonguldak Tekel Başmüdür Vekili tarafından teslim alındıktan sonra Tekel İdaresi buraya taşındı.

Çaycuma Şehir Kulübü’nün tüzüğü* 16 Kasım 1950’de gazetede yayınlandı ve Kulüp resmiyet kazandı. Çaycuma Şehir Kulübü’nün kurucuları şu isimlerden oluşuyordu: Dr. Kemal Turan (Sıtma Savaş Tabibi); Şemsettin Yüksel (Avukat); Ömer Kalaycı (Belediye Başkanı); Refik Ataoğlu (Tapu Memuru); İbrahim Kutsal (Milli Eğitim Memuru); A. Dursunoğlu (Özel Muhasebe Tahsildarı); S.N. Savaşkan (Orman Bölge Şefi).

Çaycuma Belediye Başkanlığınca 3 Kasım 1949 günü yapılan ilanla; 11 bin 745 lira 93 kuruş muhammen bedelle kapalı pazar yeri ve 6 bin 755 lira 62 kuruş muhammen bedelle de genel tuvalet yapımı için ihaleye çıkılmış ve kısa sürede hem kapalı pazar yeri, hem de genel tuvalet inşaatı tamamlanmıştır.

Şehrin içme suyu şebekesinin projelendirilmesi işi 1 0 Temmuz 1949’da ihaleye verildi. 11 bin 249 lira bedelli ihale  ilçe merkezine 6 kilometre uzaklıktaki Yakademirciler köyüne yapılacak kaptajlarla isale kanalı ve su deposu yapımını içeriyordu.

Çaycuma’da kaza teşkilatı kurulduktan sonra eğitim-öğretim hizmetlerinde de ilerlemeler kaydedildi.

Çaycuma’nın kaza olduğu 1 Eylül 1944’den 10 gün sonra, Zonguldak Vali Muavini Hikmet Arar, Kastamonu Köy Enstitüsü Müdür Muavini Hilmi Bilginer ile birlikte Çaycuma’ya geldi ve kazanın sosyo-kültürel durumu hakkında incelemelerde bulundu. Çaycuma merkez ve köylerinde okul, öğretmenevi yapımıyla, okullardaki eksikliklerin tamamlanması çalışmaları hızlandırıldı. Okullardaki eksikliklerin acilen giderilmesine başlandı. 1948 yılının başında ortaokulun yapılacağı kesinlik kazanınca, açılacak okul için Okul Aile Birliği faaliyete geçti ve geçici olarak dispanser olarak kullanılmakta olan  eski ilkokul binasının onarılıp  ortaokula tahsis edilmesine karar verildi. Ayrıca halktan da toplanan 1500 lira bağışla işe başlandı. 1950 yılına gelindiğinde ortaokul henüz açılmamıştı. Halk, 1951 yılında okulun faaliyete geçmesi için para toplayarak eski ilkokul binasını tamir ettirdi ve okulun hazır olduğunu bildirerek bakanlıktan öğretmen istediler. Bakanlığın gönderdiği müfettiş onarılan okul binasının ortaokul olarak açılabileceği yolunda rapor verdikten sonra  Çaycuma Ortaokulunun 29 Ekim 1950 Cumhuriyet Bayramında  resmen açılmasına karar verildi. Okul Müdürlüğüne de Zonguldak Lisesi Müdür Muavini Vedat Keçecigil atandı.

1957 yılına kadar Çaycuma elektrik enerjisinden yoksundu. Şehir aydınlatması, belediyenin belirli yerlere astığı fenerlerle sağlanıyordu.

1956 yılında elektrik hatları yapılmış olmasına karşın, Çatalağzı santralinden elektrik alınamadığı için sistemden yararlanılamıyordu. Bu kez belediye fenerlerini elektrik direklerine asarak aydınlatma yapıyordu. 1957 yılında çalışmalar sürdü ve bütün eksiklikler tamamlanıp kontröller yapıldıktan sonra 4 Nisan 1957 günü dönemin Valisi Celalettin Ünseli’nin de katıldığı törenle hatlara elektrik verildi. İlk aydınlatmanın coşkusuyla evlerine gitmeyen Çaycumalılar gece geç saatlere kadar sokaklarda dolaşarak elektrik aydınlatmasının tadını çıkardılar.

Çaycuma Köprüsü:Çaycuma’nın tarihinde ve kentsel gelişiminde  Filyos nehrinden yapılan ulaşımın ve köprülerin belirleyici etkisi olmuştur. Çarşamba yakasından Perşembe yakasına ulaşım, çok uzun yıllar, “pot” denilen saldan biraz büyük kayıklarla yapılmıştır. Çaycuma’ya gelip giden insanların Filyos nehrini aşmaları gerekiyordu. Karşıdan karşıya geçmek zorunda olan insanlar  ürünlerini, satın aldıkları veya satacakları mallarını, hayvanlarını bu pot denilen kayıklara yükler, Çaycuma’ya öyle gelirler ve aynı yolla kenti terk ederdi.  Gür ormanlardan beslenen ve zengin kollara sahip Filyos Nehri nin debisi son 30 yıla kadar sürekli yüksek olmuştur.

Filyos Nehri adeta “deniz” gibiydi. Nehrin bu yapısı, yalnızca ulaşımı olumsuz etkilemekle kalmamış, aynı zamanda Çarşamba ve Perşembe bölgeleri arasındaki kültürel etkileşimi de  azaltan, hatta yok düzeyine indiren baş etken olmuştur. Söz gelimi,  Perşembe bölgesinde çok yaygın olan yangın, hayvan zehirleme, pusu kurarak adam öldürme ve benzeri olaylar Çarşamba tarafında son derece azdı. Öyle ki, Çarşamba tarafına bu kültürün taşıyıcısı önemli oranda, “damat girme” dediğimiz evlilik yöntemiyle kız evine “iç güvey” olarak giden erkekler olmuştur. Bunu kanıtlayan bir çok örneğe rastlanabilir. Çarşamba ve Perşembe bölgelerindeki kimi ağız farklılıklarının hâlâ sürmesi de bu kültürel kopukluğun başka bir göstergesidir.

İlçe merkezindeki yerleşmeler ve ilçe merkezine civardan gelen aileler incelendiğinde eski yerleşimlerdeki, çok büyük bir çoğunluğun, Çarşamba bölgesinden gelen aileler olduğu; Perşembe bölgesinden gelenlerin yine çok büyük bir çoğunluğunun köprü yapımından sonra Çaycuma’ya yerleştikleri olgusu, köprünün Çaycuma’nın gelişimindeki önemini ortaya koyması bakımından dikkat çekici başka bir olgudur.

Çaycuma; Bartın, Devrek, Gökçebey, Safranbolu, Ulus ve çevredeki diğer önemli yerleşim yerlerine ulaşma bakımından da Filyos nehrini kullanması gerekiyordu. Bu zorunluluk, köprüler yapılmadan önce Çaycuma’nın bu yerleşimlerle olan ilişkilerinin çok zayıf kalmasına neden olmuş, bu bağlamda Çaycuma’nın kentsel gelişmesini de olumsuz yönde etkilemiştir. Çaycuma, uzun yıllar boyunca deyim yerindeyse Filyos nehrinin “kuşatması altında” gelişimini sürdürmüştür.

Köprünün olmadığı dönemde, kayıkçılığın başlı başına meslek ve geçim kaynağı olduğu Çaycuma’nın Gemiciler, Velioğlu, Kayıkçılar ve Çomranlı köylerinde pek çok aile köprü yapımına kadar “kayık salarak” yaşamını sürdürmüştür. Potlarla karşıdan karşıya geçmek isteyenler gece geçmek çok zor ve riskli olduğu için gün ışığını beklemek zorundaydılar. “Kayık başı” denilen mevkilere yığılan insanlar gruplar halinde karşıdan karşıya ücret karşılığı geçirilirdi.

Potlarla karşıdan karşıya geçiş sırasında hemen her yıl ölümle sonuçlanan kazalar olur, bir çok kişi suda boğulurdu.

1928 yılında yapılan ağaç köprü hemen her yıl yükselen sularla birlikte yıkılır,  çoğunlukla da  “imece yöntemiyle” yeniden onarılırdı.

İlk yapımında 564 metre uzunluğunda olan ağaç köprü 1934 yılı mayıs ayındaki şiddetli yağmurlarla yükselen sularla birlikte İstasyon tarafındaki ayağı oyuldu ve 36 metre açıklık meydana geldi. İmece yöntemiyle köy korumalarından kesilen ağaçlarla köprü yeniden onarıldı ve boyu 600 metreye çıkarıldı.

Ağaç köprünün zemini kolay çürüme yaptığından insanlar geçiş yaparken büyük korkular yaşıyordu. Çaycuma’ya at yarışlarına gelen bir Bartınlı, köprüden geçerken yaşadığı heyecan ve korkuyu şöyle anlatıyor: “Yıkılmış, çürümüş enkaz üzerine ince ve çürük yan yana iki tahta konarak yol, geçit vücuda getirilmiş; altında gözleri karartan bir ırmağın haşin akıntısı... Üstünde kadın, erkek, çoluk çocuk bir yığın halk, tek sıra halinde, feryadlarla, tevahuş içinde sendeliyorlar. İste burası Çaycuma Köprüsüdür... Biz de o halk seline karıştık. Dönmek kabil değil... Lehülhamd geçtik!...

Hatta bir keresinde (24 Mart 1938), Çaycuma’dan Bartın’a gitmekte olan posta otobüsü 7 yolcusuyla birlikte  ağaç köprüden geçerken köprünün Çaycuma ayağındaki kuru zemine düşmüştür.

Her yıl yeniden onarılmak zorunda kalan ve sürekli sorun ve tehlike yaratan ağaç köprünün yerine beton köprü yapılmasına yönelik istekler üzerine Bayındırlık Bakanlığı adına 1936 yılının sonunda Çaycuma’ya gelen Zonguldak İl Başmühendisi keşif yaptı.  Keşif bedeli 500 bin liraydı ve yapılacak olan beton köprünün uzunluğu 600 metre değil, 290 metre olacaktı.

Ancak, beton köprünün yapımına yönelik çalışmalar 1948 yılında hızlandırıldı. Halkevi’nde büyük bir toplantı yapıldı ve işin takibi için Mustafa Zeren Başkanlığında bir heyet oluşturuldu. Bu arada Bayındırlık Bakanlığı’nın proje çalışmaları da başladı ve nihayet 27 Ekim 1948 tarihinde 1 milyon 112 bin 125 lira seksen kuruş keşif bedeliyle ihaleye çıkarıldı. Amaç Şirketinin yapımının üstlendiği köprü, Nisan 1951’de hizmete açıldı.

Mayıs 1951 Tarihli "Karayolları Bülteni"nde Çaycuma Köprüsü hakkında bilgi verilirken şöyle denilmektedir.

"Yollar 4’üncü Bölge hudutları içinde Devrek-Çaycuma-Bartın yolunda, Filyos çayı üzerinde 255 metre açıklığında ve 8.40 metre genişliğinde betonarme Çaycuma köprüsü inşaatı bitmiş ve Genel Müdürlükten Muammer Tuğlu, Bölgeden Tevfik Madakbaş ve Kontrol Sami Bilge’den ibaret bir hey’et tarafından da geçici kabulü yapılmıştır.

Köprü, Amaç Ticaret Türk Anonim Şirketi’ne 16.11.1949 tarihinde ihale edilmiş ve yüzde 18,77 tenzilatla sözleşmeye bağlanmış olup keşif bedeli 1.112.115 lira 88 kuruştur.

Filyos’un munsabına düşen bu köprü yerinde eski ahşap bir köprü mevcut bulunuyor ve her sene muazzam tamir ve masrafları icap ediyordu.

Başta Zonguldak Valisi olduğu halde kalabalık bir halk kitlesinin içten gelen sevinçleri arasında köprü trafiğe açılmıştır."

 Devlet Demir Yolları’nın yapımı:Taşkömürü merkezi Zonguldak’ı, Ankara ve İç Anadolu’ya bağlamak amacıyla inşa edilen Ankara-Irmak-Filyos-Zonguldak demiryolunun Irmak-Filyos bölümü 29 Ekim 1935 tarihinde bitirilmiştir. Çaycuma’nın ekonomik, sosyal ve kültürel gelişimine çok büyük katkısı olan demiryolunun Filyos-Irmak hattı, 14 Kasım 1935 tarihinde Bayındırlık Bakanı Ali Çetinkaya’nın da katıldığı Filyos’ta düzenlenen büyük bir törenle hizmete açıldı.

Trenle Filyos’a gelen Bakan Ali Çetinkaya, Vali Halid Aksoy’un ardından törende bir konuşma yaparak demiryolunun Zonguldak ve bölge açısından hem önemini anlattı, hem de yol yapımı hakkında teknik bilgiler verdi. Bayındırlık Bakanı Ali Çetinkaya’nın, bölgemize demiryolu yapımının bir tür tarihçesini de içeren bu konuşmasının tam metni  şöyledir:

“Bugün açtığımız hat, kömür hattıdır. Dünyanın en zengin kömürü Zonguldak’tadır. Bu hatla, memleketin bilhassa büyük servetlerinden biri olan kara elmasın, kömür hazinesinin kapısına dayanmış bulunuyoruz. İyi bilirsiniz ki, bu zengin maden hazinesine  bizi ulaştıran demiryolu, yurdu demir ağlarla örmek kadar tüten bacalarla da süslemek azminde bulunan yüce Başbakan İsmet İnönü’nün, çok uzakları gören düşünce ve isabetli demiryolu siyasetinin değerli ve mes’ud  bir neticesidir. Bu kömür yolu, daha bugünden Anadolu yaylasında yer yer kurulan ve kurulacak olan ağır endüstrimizi ve günden güne artmakta olan demiryollarımızı besliyecek enerjinin can damarıdır. Bundan dolayıdır ki, yolun takip ettiği istikamet de ancak bu gayeye varılmak için seçilmiştir. Diğer bazı hatlarla bu hattın fennî murakebesi 7Şubat 1927 senesinde İsveç ve Danimarka grubuna verilmiş ve inşaat malzemesinin kolay nakledilebileceği düşüncesiyle inşasına 1927 tarihinde bu noktadan, Filyos’tan başlanmış ve bu suretle şu önümüzde görülen iskele ve sair tesisat kurulmuştur. Fakat sonraları, Sıvas hattının ilerlemesi ve nakliyatın kara tarafından yapılmasında  kolaylık hasıl olunca, bu taraftan başlanmış olan inşaat  Eskipazar’da  durdurulmuş ve buna karşı, hattın diğer ucu olan Irmak istasyonundan Çankırı’ya doğru inşaata devam olunmuş ve Çankırı’ya kadar 105 kilometrelik kısım 23 Nisan 1931 tarihinde işletmeye açılmıştır. Bu sıralarda baş gösteren iktisadi darlık ve engeller dolayisiyle, inşaat durgunluğa uğradığı halde, her karşılaştığı  güçlüğü yenmekte büyük zevk duyan  Cumurluk idaresi, işin temposu ağırlaşsa da  arasını kesmeksizin daima ileri atılışlarla  böylece sona erdirmeğe muvaffak olmuştur.

Hattın Irmak-Filyos arasındaki uzunluğu 391 kilometredir. Üzerinde 27 istasyon, 1368 adet menfez ve kuru köprü, 8800 metre uzunluğunda 37 tünel vardır. Büyük ve zarif köprülerin  her biri ve hele bütün memleket demiryollarındaki tünellerin en uzunu olan 3440 metrelik Batıbeli tüneli, Türk eliyle kurulmuş bir fen ve sanat örneğidir.

Bu hattın inşasına, devlet hazinesinden sarfedilen para 45 milyon liradır. Hattın geçtiği yerlerde nüfusun kalabalık, toprakların zengin, ormanların güzel ve verimli madenlerin çok olması dolayisiyle yakın bir gelecekte hat boyunca kurulacak olan fabrikalarla buralarda  bir kat daha bayındırlık ve refahın artacağı tabiidir. Filyos son bir menzil değil, kömür hazinesine girmek için bir kapıdır. Hat şimdiden Zonguldak’a, Ereğli’ye doğru uzanmaktadır. Pek kısa bir zaman sonra bu töreni  Zonguldak’ta yapmakla  büyük bir saadet duyacak, bahtiyarlığımız artacaktır. Tabiatın yurdumuza verdiği bu değerli hazinelerin mahsulünden ilk bir vagon kömürü beraberimize alıp götüreceğiz ve ilk armağan olarak cumurluk ulularına takdim edeceğiz.Bu ulusal ve çok önemli hizmetleri takdirinize sunarken bu hayırlı işlerde  fikir ve bilgileriyle uğraşan küçük, büyük iş arkadaşlarıma ve bu yolda çalışan vatan çocuklarına teşekkürü ve aynı zamanda doğruluk ve bilgi ile hareket eden ve işin başarılmasında  muvaffak olan İsveç ve Danimarka gruplarına  ve Müdürleri Herr Kamp’a samimi memnuniyetlerimizi bildirmeyi ödev bilirim. Ulusal amaçlarımızdan biri olan bu değerli eseri görmek arzusu ve manevi zevkiyle davetimize icabet ederek gelmiş olan sayın konuklarımıza saygılar sunarım.

Sevgili yurddaşlar,

Milli mücadelemizin en parlak zaferle neticelenmesinden sonra, inkılâbımızın öz realitesini yapmak için Önderimiz Atatürk’ün sevgili milletine  gösterdiği her yol, işte bugün kıyısında bulunduğumuz bu deniz kadar geniş, engin, temiz ve nurlu alanlara çıkan Türk milleti, bugün ve yarın da inkılâbın bu gibi değerli eserleriyle daima gurur ve iftihar duyacaktır. Ve bu da şerefli bir hakkıdır.

Arkadaşlar,

Bugün sonsuz bir sevinçle kutladığımız bu açılma  bayramını, şu bir kaç gün içinde garbde Anadolu’nun Akdeniz kıyılarına  bakan Isparta ve Burdur yaylalarından, şarkta kardeş illere demiri kol salacak olan Diyarbekir surlarından kopacak şenlik seslerinin ve kutlu bayramların biribiri ardından  yapılmasını, bayındırlık alanında  olduğu kadar cumurluk işlerinin her alanında ulusumuzu  muvaffakiyetten  muvaffakiyete eriştiren  yüce Atatürkümüzle onun eserini  isabetli ve basiretli  bir irade ile durup dinlenmeden takip eden yüksek Başbakanımız İsmet İnönü daima ileriyi gören yüksek basiret  ve zekalarına borçluyuz. Ey Türkün gözbebeği Kamal Atatürk! Karadenizin bu güzel kıyılarından  sana binlerce minnet ve selam!”38

Aynı yıl, demiryolunun Filyos-Zonguldak arasındaki 25 kilometrelik bölümünün yapımına devam edildi. 4 milyon 500 bin lira tutan Filyos Zonguldak hattı bir yılda tamamlandı.

ÇAYCUMA’NIN KONUMU VE YÜZÖLÇÜMÜ: Çaycuma, Zonguldak il merkezinin doğusunda kalır.  İlçenin kuzeyinde Karadeniz, doğusunda Bartın, güneyinde Devrek ile çevrili olup coğrafya koordinatları: 41 derece 18 dakika ve 41 derece 36 dakika kuzey enleminde,  32 derece 12 dakika doğu boylamındadır.

İlçenin  genel yüzölçümü 490 kilometrekaredir. Belediye sınırları içinde kalan kent merkezi yüzölçümü 21  kilometrekare, kent çevresindeki mücavir alan yüzölçümü ise  39  kilometrekare’dir.

 YÜZEY ŞEKLİ VE DOĞAL DURUMU : Çaycuma,  Filyos Çayı'nın ve bu çayın açtığı oluk vadinin üstünde kurulmuş bir şehirdir. Arazisi oldukça dağlıktır. Bu engebelikleri Filyos Çayı ve kolları yer yer derince ve oluk vadiler biçiminde  yarmışlardır.  İlçenin orta kesimindeki alçak bir yerey, güney-kuzey doğrultusunda  uzanarak Karadeniz kıyısında sona erer. İlçe topraklarının her iki yanında Batı Karadeniz silsilesinin, Karadeniz üstündeki etkilerini oluşturan bir takım yaygın tepeler görülür.

Filyos Çayı'nın kenarında büyüklü ve küçüklü düzlükler yer almıştır. Bu düzlüklerin en önemlileri: Hisarönü - Gökçebey arasındaki Filyos Çayının aşağı çığırı Çaycuma toprakları içinde kalır ve iki bölümde incelenir. Hisarönü - Saltukova arasına "Saltukova" ve Saltukova - Gökçebey arasına  ise "Çaycuma Düzlüğü" denir.  Bu düzlüklerden başka derelerin yardığı küçük vadiler varsa da, bunlar önemli bir yer tutmaz. Çaycuma - Beycuma arasındaki vadinin adı ise  Çarşamba Vadisi'dir. Yer yer platolaşmış düzlüklerden başka önemli yaylaları yoktur.

Merkez ilçenin ortalama yüksekliği  20 metre kadardır. Genel ortalama yüksekliği ise 100 metredir.

Önemli yükseltileri: İlçenin en önemli yükseltisi Balat Dağı ve silsilesinde bulunan Göldağı(600Mt.)dır. Bundan başka, Veli Baba Tepesi, Düz Dağ, Hasan Dağı, Yoncalı Dağ ve Karaçalılık  gibi  önemli yükseltiler  ilçenin başlıca engebelik ve yükseltilerdendir.

TURİZM: Çaycuma’da turizm, deniz ve tarihi kalıntıların iç içe bulunduğu Filyos beldesinde yoğunlaşmaktadır.  Ancak, “Balat” denilen yüksek sıralık uzantı boyunca Frigya ve Roma dönemine ait olduğu tahmin edilen kalıntıların olduğu biliniyor.

Uzun yıllar Karabük’e değin tüm bölge halkının deniz ve dinlence amaçlı ilgi gösterdiği bir sahil kasabası olan Filyos kıyıları bugün büyük oranda kullanılamaz durumda ve bakıma muhtaçtır. Kıyı şeridinin, yalnızca Filyos Belediyesinin olanaklarıyla modernize edilmesi olanaksızdır.

Öte yandan, ülkemizin en önemli tarihi antik kentlerinden biri olan ve tarihi kalıtlar envanterinde baş sıralarda yer alan Filyos’taki 2500 yıllık antik kente Turizm Bakanlığınca el atılmış olması bölgemiz ve ülkemiz için büyük bir kazançtır. Filyos’ta bulunan  antik kent kalıntıları ve mağaralarının yanı sıra; Roma döneminden kalan Kayabaşı Köyü mezar kalıntıları, Sarmaşık Köyündeki tarihi mezar kalıntısı  Kültür Bakanlığı tarafından koruma altına alınmıştır.

Çaycuma'nın bugün için turizm bakımından dikkate değer  bir çekiciliği yoksa da antik kenti ortaya çıkarmaya yönelik çalışmalar ilerledikçe durum tersine dönecektir. 

Çaycuma’da mesire yerleri az değildir. Başlıca mesire yerlerimiz şunlardır:

Çayır Köyü Su Mağarası:  Çayır Köyü sınırları içinde bulunan mağara, Çaycuma ilçe merkezine 12 kilometre uzaklıktadır. İki ayrı yolla ilçe merkezine bağlıdır. Stabilize yolla Güdüllü Köyü üstünden gidilebileceği gibi, Hisarönü asfaltı üstünde Dereköy güzergahından da gidilebilir.

Mağaranın içinde çok soğuk  su kaynağı vardır.Tavandaki  sarkıt ve dikitlerlerin özelliği nedeniyle Çayır Mağarası kendi kategorisinde dünyanın sayılı mağaralarından biridir.    Mağaranın bu özelliği çekiciliğini daha da  artırmaktadır. Suyunun kendine özgü soğukluğuk derecesi  ve temizliği sayesinde alabalık yetiştirilmektedir. Çayır Mağarası alabalıklarının bazı hastalıklara iyi geldiği de söylenmektedir. Mağaranın içinde 15-20 metre gidilebilmekte, küçük botlarla ise daha iç kesimlere ulaşılmakta ve dolaşılabilmektedir. Mağaranın önü çok güzel bir piknik yeridir.

Gavur Anbarı: Çömlekçi  köyü sınırları içinde olup ilçe merkezine 15 kilometre uzaklıktadır. Hisarönü asfaltı üstünde Filyos Çayı kıyısındadır.  Çevresi ormanlık ve yeşilliktir. Yaz, kış akan çeşmesinin suyu çok güzeldir. Orman içinde Cenevizlilerden kalma  mezarlar vardır.

Göldağı:  Yukarı Taşçılı, Kalafatlı ve Güdüllü Köyleri üçgeni içinde kalır. İlçe merkezine 15 kilometre uzaklıktadır. Stabilize yolla Taşçılı  ve Güdüllü  Köyü üstünden gidilir. İlçenin en yüksek dağıdır. Geniş bir düzlüğü ve soğuk suyu vardır. Çevresi ormanlıktır. Yaz mevsiminde çok serin ve havadardır. Çevrede avlanılabilir.

Velibaba Tepesi: Torlaklar Köyü sınırları içinde olup,ilçe merkezine 9 kilometre uzaklıktadır.Stabilize yolla gidilmektedir. Geniş bir düzlüğü olup çevresi ormanlıktır. Deniz seviyesinden 300 metre yükseklikte çevreye tamamen hakim bir tepedir.Havası iyi olup yaz mevsiminde çok serindir. Çevresinde avlanılabilir.

KÜLTÜR: Köklü bir geçmişe ve zengin bir kültüre sahip Bartın’la yüzyıllar boyu iç içe yaşamasına, karşılıklı yoğun etkileşime karşın  Çaycuma’nın kendine özgü yaşayış ve davranış biçimleri  vardır.

İlçe merkezinden köylere doğru gidildikçe yaşam biçimlerinden kaynaklanan çeşitli farklılıklar görülür. Maden işçiliği nedeniyle erkeğin önemli oranda tarımdan kopması, tarımsal etkinliklerde kadın emeğinin öne çıkması, münavebeli maden işçiliği sosyo-kültürel yaşama damgasını vurmuş, biçimlendirmiştir. Gelecekle ilgili olağanüstü, heyecan verici beklentiler yoktu. Madencinin oğlu da kendisi gibi maden işçisi olacaktı. O nedenle yaşam, madenci Çaycuma köylüleri için  değişmeyen, “istikrarlı” ve tek düze bir çizgiydi. Bu davranış ve yaşam biçimi zamanla “standart” olmuş ve Çaycumalıyı son yıllara  değin eğitimden ve eğitime önem verme konumundan uzaklaştırmıştır. Yaşamını ve geleceğini madene bağlayan Çaycumalı oğlunu da “maden işçisi” yapınca yaşamını “garanti” saymış ve eğitimi şu son yıllara değin ikinci plana atmıştı. Tipik Çaycumalı için yaşamını sürdürmenin ve geleceğini garanti altına almanın yolu başta maden olmak üzere  bir devlet işine girip “sigortalı” olmaktır.

(Münavebeli)Madenciliğin geçmişten bugüne Çaycuma’ya getirdiği en büyük  olumsuzluk, sanayileşmenin önünü kapatarak “kent kültürü”nün gelişmesi ve yerleşmesini engellemesi, geciktirmesidir. Çaycuma’da “kent kimliği” pek önemli olmamıştır. “Çaycumalılık” önemlidir ama kentlilik o kadar önemli değildir. Çaycuma ilçe merkezinde yaşayan bir Çaycumalıyla, Çaycuma’nın herhangi bir köyündeki Çaycumalı arasında kesin biçimde ayırıcı, belirgin davranış (ve hatta yaşam) farklılıkları yoktur. Çaycuma’nın kentsel anlamda,  oldukça yeni bir yerleşim olması ve sanayileşmede geç kalması kent bilinci ve kültürünün oluşmasını olumsuz yönte etkilemiştir.

Bugün ilçe merkezi, belde  ve köylerde kahvehane sayısı fazladır. İşsizlerin yanısıra, çalışan erkekler iş dışındaki zamanlarının çok büyük bir bölümünü kahvehanelerde geçirirler.

Çaycuma'da bir süre kalan yazar Mehmet Seyda, "Yanartaş"  romanında 1940'ların Çaycuma'sını anlatırken   şöyle der: "Yağmurdan sonra sokaklar kara, yapışkan bir çamurla örtülüdür. Vıcık, vıcık.Çaycuma'lıktan çıkıp, Çamurcuma olur. Birkaç yapının gerisi  tahta evlerdir hep. Kararmış, iç darlığı veren bakımsızlıklarıyla boy gösteren evler. Ama... ilkyaz gelmesin; Bursa'nın ünlenmiş yeşilliği kaç para eder. Çaycuma boydan boya yemyeşil kesilir."

Mehmet Seyda, Çaycumalıyı da pek hoş dile getirir:  "... Konuşkandır Çaycumalı. Tüyü bitmedik delikanlısı, ak sakallısı, yatsı namazına yakın, özellikle namazdan sonra, peyledikleri kahvelere doluşurlar. Gençler çoğunlukla "Halkodası"nın karşısındakine gider, yaşlıların gittikleri kahveler ayrı. Lüküs lambasında  gaz tükenene kadar  aznif, domino, tavla oynarlar. Gürültü patırtı eksik olmaz... Gençlerin kendi aralarında açıkgöz ve kabadayı geçinişleri gibi, yaşlılar da "siyasi" geçinirler, günün olaylarını konuşur tartışırlardı. Zonguldak'a bir tiyatro  kumpanyası gelecek de,  Çaycumalı delikanlı gitmeyecek, görmeyecek, Tanrı yazdıysa bozsun!.."

Çaycuma'da  öteden beri  sinema-tiyatro gibi sanatsal etkinliklere yakın ilgi ve sevgi vardır. Halkevi, daha sonra Halkodası, Çaycuma Gençler Birliği, 1950’lerden sonra da Çaycuma Güzelleştirme Cemiyeti’nin öncülüğünde Çaycumalı gençler, başta tiyatro olmak üzere sanatsal etkinlikler gerçekleştimeyi gelenek haline getirmişlerdir.  Gençlerin hazırladığı piyesler genellikle ulusal bayramlara dönük hazırlanırdı.Çaycumalı gençlerin oynadığı bu piyeslere halkın büyük ilgisi vardı. Bu piyeslerde, Cavit Ünsal, Abdurrahim Zeren, İrfan Müftüoğlu, Maksut Çavdar, Muzaffer Çelik, Hüsnü Sami Alpan, Sadık Sağtekin ve daha birçok Çaycumalı rol almışlardır.

 İKLİM: Çaycuma, tipik Karadeniz iklimine sahiptir. Yazlar fazla sıcak olmayıp kısa sürer. Kışlar ise ılık ve yağışlıdır. Yıllık ortalama yağış miktarı 1250-1500 kg/m2'dir. En fazla kar kalınlığı 99 Cm.dir. Yaz ayları sıcaklık ortalaması 24 derece, kış ayları sıcaklık ortalaması + 8 ile -8 derece arasındadır. Saptanan en düşük sıcaklık 1976 yılında  -16 derecedir. En yüksek sıcaklık ise +38 derece dolayında olmuştur. Yağışlar özellikle ilkbahar ve sonbahar mevsimlerinde görülmektedir. İlçe Filyos Vadisi boyunca kuzey rüzgarlarının  etkisi altındadır.

 BİTKİ ÖRTÜSÜ :Karadeniz bölgesine özgü  bitki örtüsüne sahiptir. Genel olarak ormanlarımız iğne yapraklı  ve yayvan  yapraklı ağaçlardan meydana gelmiş olup çam, köknar, meşe, kayın, gürgen, çınar, kestane, kızılağaç ve ceviz çoğunlukla bulunmaktadır. Düzlüklerde söğüt ve kavak bulunur. Yer yer fundalık  ve defne ağaçları da bulunmaktadır. Ormanlık alanlar; Velibaba, Çaycuma, Mağaradere ve Saltukova serileri olmak üzere 4 bölüme ayrılmakta ve toplam yüzölçümün  %34'ünü kapsayarak 16700 hektarlık alana hakimdir.

Toplam alanın; 29000 hektarı tarım alanı, 3043 hektarı kültür dışı bitkisel alan, 247 hektarı yerleşim alanı biçiminde dağılım göstermektedir. Filyos Vadisi boyunca akan ve Karadenize dökülen Filyos Çayı'nın her iki yanı bitkisel üretime dönük toprak yapısındadır.

NÜFUS:Çaycuma'nın  resmi olmayan 2000 yılı Genel Nüfus Sayımı sonuçlarına göre toplam nüfusu 96564'dür. Bu nüfusun 18756'sı ilçe merkezinde, 77808'i ise  belde merkezleriyle köylerde bulunmaktadır.

Çaycuma'nın bilinen en eski resmi nüfusu 1940 yılına aittir.1940 Yılında 1234 olan ilçe merkezindeki  nüfusun %44.1 (544)'i erkeklerden,  %55.9 (690)'u  kadınlardan oluşmaktadır. 1945'e gelindiğinde(1940-1945 arasında)  nüfus %97.1 büyümüştür.

Çaycuma nüfus hareketleri incelendiğinde, en göze çarpan gelişme, 1965-70  döneminde ilçe merkezi nüfusunun %98 büyümesidir. Bu olağandışı artışın nedeni, 1969 yılında işletmeye alınan SEKA  Kağıt Fabrikasıdır.  Sanayi, ilçe merkezinde hızlı nüfus artışı  ve kentleşme sürecini başlatmıştır. İlçe merkezindeki bu gelişmeye karşın, köylerdeki  nüfus artış hızı, Türkiye ve Zonguldak genel verileri dikkate alındığında, düşünülenin tersine yüksek değildir.

Çaycuma ilçe  merkezi, belde ve köy nüfusları,   sayım yılları itibariyle çizelgede  gösterilmiştir.

1997 yılından 2000’e hem genel nüfus toplamında, hem de ilçe merkezi nüfusunda dikkate değer bir azalma göze çarpmıştır.  Bu nüfus azalması,  sanayileşmedeki gerileme ve yeni yatırımların gerçekleşmemesi nedeniyle genel anlamda istihdam kabiliyetini kaybeden Çaycuma ve çevresinden dışarıya göç olgusundan kaynaklanmaktadır.

SANAYİ VE TİCARET

       1969 yılı sonunda montaj işleri tamamen biten ve 16 Mart 1970’de Selüloz Ünitesi’nin devreye girmesiyle fiilen kraft kağıdı üretimine başlayan Seka Kağıt Fabrikası’yla birlikte sanayileşme süreci  hız kazanmışsa da Çaycuma’da bugün sanayinin “gelişmiş” olduğunu söylemek  olanaksızdır. Bir adım daha ileri giderek   söylemek gerekirse; Çaycuma ve çevresinde , istihdam yeteneği son derece düşük özel sektörün -mal ve hizmet üretimi bazında ele alındığında bölge ve ülke ekonomisine artı değer katkısı yok denecek düzeydedir. “Çaycuma Ticaret ve Sanayi Odası Üyesi İmalatçılar ve Sanayiciler” tablosuna bakıldığında özel sektörün ve özel sektöre bağlı sanayileşmenin daha başında olduğumuz görülecektir. Tabloya göre, Seka Kağıt Fabrikası’nın da içinde yer aldığı 37 sanayi kuruluşumuzun toplam istihdam kapasitesi  yalnızca 2123’tür.

         Son yıllarda  etkisi ve önemi büyük ölçüde azalmakla birlikte maden işçiliği,  Çaycuma ekonomisine damgasını vurmuştur. Çaycuma ve çevresinde herhangi bir biçimde madenle ve madencilikle bağı olmayan aile yok denecek kadar azdır. Ancak 1984’den sonra Türkiye Taşkömürü Kurumu’nun daraltılması, varolan çalışanların erken emekliliğe yöneltilerek  işçi sayısının azaltılmasıyla Çaycuma’nın madenle bağı kopmaya başlamıştır.

        Bununla birlikte, bugün de; TTK’da çalışanlarının yanısıra ,Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde  çalışan veya emekli olup dönen Çaycumalılarla, genel anlamda SSK, Emekli Sandığı, Bağ-Kur emeklilerinin  Çaycuma ekonomisine belirleyici  bir etkisi  ve katkısı vardır. 

      Ancak bir ucunda Filyos Liman Projesinin yapılanacağı Filyos Vadisi boyunca  Devrek’e değin uzanan havzada yapılacak DSİ Filyos Islah Projesi çalışmaları;  Organize Sanayi Bölgesinin yerleştiği Perşembe yönündeki vadide bitme noktasına gelen OSB altyapı çalışmalarının tamamlanması ve 2. OSB için atılan adımlarda ilerleme kaydedilmesi, önümüzdeki yıllarda özel sektörün Çaycuma ve çevresindeki sanayi ve ekonomide  ağırlığının artacağının önemli ve ciddi göstergeleridir.O nedenle, önümüzdeki süreçte Çaycuma, kaçınılmaz biçimde yalnızca Zonguldak’ın değil, aynı zamanda tüm Batı Karadeniz bölgesinin ve yerli-yabancı özel sektörün dikkatini yönelteceği bir sanayi merkezi olmaya adaydır.

EĞİTİM- ÖĞRETİM

İlköğretim öncesi eğitim kurumları: İlköğretim öncesi eğitim veren ana okulu sayısı ilçe merkezinde 7, belde ve köylerde ise 6 olmak üzere toplam 13 adettir. İlçe merkezindeki ana okulu ve ana sınıflarında  11 öğretmen, belde ve köylerde ise 4 öğretmen görev yapmaktadır. Ana okullarındaki öğrenci sayısı ilçe merkezinde 194, belde ve köylerde 117 olmak üzere toplam 311’dir.

İlköğretim:  Çaycuma ilçe merkezinde 9 ilköğretim okulu, ilçeye bağlı belde ve köylerde ise 91 ilköğretim okulu vardır. Toplam okul sayısı 100’dür.

2000-2001 öğretim yılı itibariyle ilçe merkezindeki ilköğretim okullarında toplam 3913 öğrenci, belde ve köylerde ise toplam 10609 öğrenci eğitim görmektedir. İlköğretim okullarında eğitim gören toplam öğrenci sayısı 14522’dir.

İlçe merkezindeki ilköğretim okullarında 159 öğretmen, belde ve köylerde ise 445 öğretmen görev yapmaktadır. İlköğretim okullarındaki toplam öğretmen sayısı 604’dür.

Orta öğretim: Çaycuma ilçe merkezinde 2 Lise, 1 Anadolu Lisesi, 1 Anadolu Ticaret Meslek Lisesi, 1 Endüstri Meslek Lisesi, 1 Çok Programlı Lise vardır. Bu okullarda eğitim gören toplam öğrenci sayısa 2842, toplam öğretmen sayısı ise 188’dir.

Belde ve köylerdeki 4 lisede toplam 570 öğrenci olup, bu okullarda 55 öğretmen görev yapmaktadır.

İlçe genelinde toplam 10 lisede 243 öğretmen, 3412 öğrenci vardır.

Yüksek Öğretim: Karaelmas Üniversitesi Çaycuma Meslek Yüksek Okulu
 

Bilgiler : Ekin Ofset – Hasan Ataman Arşivinden alınmıştır.

   

 


http://www.kentimiz.net      © Copyright     Şubat 2006    İletişim Adresi:  sadettinaloglu@hotmail.com