ÇAYCUMA'NIN
TARİHÇESİ
1. Tarih öncesi
dönemden Fatih
Sultan Mehmet’e
Oldukça yeni bir yerleşim yeri olan
Çaycuma'nın tarihiyle ilgili bilgiler, Osmanlı Devleti döneminde hazırlanan
Kastamonu ve Bolu Salnamelerindeki bilgilerle ve sözlü anlatımlarla sınırlıdır.
Yerleşim yeri olarak çok uzun bir tarihsel geçmişe sahip olmamakla birlikte
bugünkü Çaycuma'nın sınırları içinde kalan topraklar tarih öncesi dönemden bu
yana çeşitli toplulukların yerleşimine sahne olmuştur. Tarihsel süreç içinde
savaşlar, göçler ve diğer nedenlerle bölgeye yerleşen toplulukların izleri
günümüze kadar gelmiştir.
Tarih öncesi dönemde, bugünkü Çaycuma'nın
bir bölümünün de içinde bulunduğu bölgenin adı Paflagonya idi. Paflagonya
bölgesinin batı sınırını Filyos Çayı oluşturuyordu. Karadeniz kıyısındaki Tios
(Filyos) bir Miletos kolonisiydi. Paflagonya bölgesine yerleştiği bilinen en
eski topluluklar Frigya boylarıdır. İ.Ö 1200'lü yıllarda başlayan ve "Ege Göç
Kavimleri Hareketi" adı verilen göçlerle birlikte Bitin, Mariondin,Migdon diye
anılan Frig toplulukları Zonguldak ve civarına yöneldi. Ancak bu topluluklar
birkaç yüzyıl boyunca siyasal bir örgüt yapısı oluşturamadılar. Kral Gordias ve
Midas'ın öncülüğünde siyasal yapılanma içine girdilerse de yöredeki Frig
egemenliği Kimmerler tarafından ortadan kaldırıldı. İ.Ö. VII yy başlarında
Kafkasya'dan Anadolu'ya giren Kimmer boyları Frigya'ya ardı arkası kesilmeyen
seferler düzenledi. Bu seferlerin sonucunda Frig Kralı III. Midas, Kimmer
savaşçılarına yenik düştü ve İ.Ö. 676'da Frig Krallığı ortadan kalktı.
Kimmerler, Paflagonya'daki varlıklarını İ.Ö.
630'lara değin sürdürdüler ancak Lidyalılar ve Asurlular'la yaptıkları savaşlar
sonucunda zayıf düştüler ve en sonunda Med Devleti karşısında tutunamayarak
Anadolu'yu terk ettiler.
Kimmerler'den sonra İ.Ö. VI. yy başlarında
Lidya Devleti bölgede egemenlik sağladı.Yine aynı yıllarda, Batı Anadolu
kıyılarında yaşayan kimi Megaralılar ve Boitoiyalılar bölgeye geldiler.
Karadeniz'in kuzeyinden getirdikleri malların boşaltılabileceği "emperion"lar
(küçük ticari iskeleler) kurmaya yöneldiler. Tios (Filatairos/Filyos) bunlar
arasında önemli bir koloniydi. Ancak Perslerin, Lidyalıları İ.Ö.546'da yenilgiye
uğratmasıyla bölgedeki Lidya egemenliği de son buldu.
Persler, Anadolu'ya egemendiler ama
Tios(Filyos) gibi koloni kentlerinin yönetimine fazlaca karışmadılar. Bu
kentlerin yönetimine "tiran" adı verilen kendi yandaşlarının getirilmesini
sağladılar.İ.Ö. 334'de Anadolu'ya geçen Makedonya Kralı İskender, Pers ordusunu
Gronikos Çayı yakınlarında yenilgiye uğratınca Perslerin Batı ve Kuzeybatı
Anadolu'daki üstünlüğü sona erdi. İskender bölgeyi Makedonyalı subayların
yönetimine bıraktı.
Romalılar döneminde, Romalı soylulardan ve
ünlü yöneticilerden Balbinus, İmparator Maksimunus (İ.Ö.235 -238) zamanında
çeşitli vilayetlerde sivil yönetime geçişe yönelik düzenlemeler yaptı ve bölge
Doğu Roma İmparatorluğu içinde kaldı.
VII. yy başlarında, Bizans İmparatoru
Herakleios döneminde ülke "thema" (vilayet) denilen yönetsel birimlere ayrıldı.
Bölge de bunlardan "Opsikion Theması" içinde yer aldı.
Paflagonya kıyıları 1204'den sonra Komnenos
soyundan gelen David tarafından ele geçirildi.
1071 Malazgirt Savaşı'ndan sonra Türk
boyları kitleler halinde Anadolu'ya akmaya başladı.Malazgirt zaferinden hemen
sonra Alp Arslan (1072) öldürülünce yerine oğlu Melikşah geçti ancak Türkler
arasındaki iktidar kavgası bir türlü bitmek bilmiyordu. Alp Arslan'a karşı
ayaklanmış olan Kutalmışoğlu Süleymanşah ve kardeşi Mansur Anadolu'ya girdiler
ve kısa sürede Konya'dan İznik'e kadar olan bölgeyi ele geçirdikten sonra
1075'te Anadolu Selçuklu Devletini kurdular. Ancak Bizans egemenliğindeki
Zonguldak ve yöresine yönelik Türk saldırıları geçici akın olmaktan öteye
gidemiyordu.
1084 yılında I. Aleksios'un bölgedeki
valilerini askerleriyle birlikte İstanbul'a toplantıya çağırmasını fırsat bilen
Süleymanşah'ın komutanlarından Emir Karatekin, Ulus, Bartın, Devrek
topraklarını ele geçirdikten sonra kıyıya yönelerek Zonguldak yöresini bütünüyle
ele geçirdi.
Büyük Selçuklular ile Anadolu Selçukluları
arasındaki çekişme yeniden başlamıştı.Çekişme sonucu Anadolu Selçukluları büyük
bir sarsıntı geçirdiler. Emir Karatekin de Bizanslılar karşısında direnemeyince
bölge yeniden Bizanslıların eline geçti.
Anadolu Selçuklularının çöküş döneminde
Candaroğulları Beyliği bağımsızlığını ilan etti (1335).Sinop'tan Safranbolu'ya
kadar uzanan bölgede egemen olan Candaroğulları, beyliklerini hem Bizans'a, hem
de Osmanlılar'a ve öbür beyliklere karşı korumaya çalıştılar. Candaroğulları'nı
en çok Osmanlı Devleti tedirgin ediyordu. Candaroğlu Süleyman Paşa'nın bir kaç
kez Orhan Gazi ile savaştığı biliniyor.
Osmanlı Devleti’nin Anadoludaki Türk
Beyliklerini ortadan kaldırmaya ve Osmanlı Devleti’nin Anadolu’daki
egemenliğini sağlamaya yönelik savaşlar sırasında Taraklı Borlu (Safranbolu)
yönünden ordusuyla Kastamonu’ya yönelen Yıldırım Bayazit, Candaroğulları
Beyliğinin başında bulunan Süleyman Paşa’yı öldürdü. Kastamonu ve çevresini
(1392) Osmanlı topraklarına kattı. Ancak, Ankara Meydan Savaşı’ndan (1402)
sonra, Kastamonu ve çevresi yeniden Candaroğulları Beyliği’ne geri verildi.
Amasra'ya kadar uzanan kıyı bölgesinin ve
iç kesimlerin Osmanlı topraklarına katılması; Cenevizlilerin, Bizanslıların ve
Candaroğullarının egemenliğinin kesin olarak sona ermesi Fatih Sultan Mehmet
döneminde (1451) oldu. Fatih Sultan Mehmet aynı zamanda Candaroğlu Beyliği'ni
de ortadan kaldırdı.
250 yıl önce
Çaycuma...
Eski adı Çarşamba olan Çaycuma, Paflagonya
(Kastamonu, Bartın ve çevresi) bölgesi ile Bitinya (Bolu ve çevresi)bölgesini
ayıran sınır çizgisi olan Filyos çayının batı yakasına, Bitinya bölgesine
kurulmuştur.
Bölgede iki ana yerleşim birimi vardır:
Çarşamba ve Perşembe. Paflagonya bölgesinde kalan ve adını Perşembe’den alan
yaka “Perşembe yakası”; Bitinya bölgesinde kalan ve adını Çarşamba nahiyesinden
alan yaka ise “Çarşamba yakası” olarak adlandırılır.
Bugün, Filyos çayının her iki yakasına
yayılarak hızlı bir gelişme seyri izleyen Çaycuma, çok uzun olmayan bir
geçmişe sahiptir. Uzun yıllar Çarşamba olarak adlandırılan Çaycuma, asıl
gelişmesini ve büyümesini 1900’lü yıllara doğru ve daha sonra ise Cumhuriyet
döneminde gerçekleştirmiştir.
Ulaşılabilen kaynaklara göre, Çaycuma’nın
tarihi 250 yıl kadar geriye uzanmaktadır. Nitekim, Uluslu İbrahim Hamdi
Efendi’nin* 1747’de kaleme aldığı Bartın, Amasra, Ulus, Safranbolu,Kdz. Ereğli,
Zonguldak ve Devrek’i kapsayan bölgemizin ekonomik, sosyal, kültürel yapısını
ele aldığı “Atlas”2 adlı 712 sayfalık eserde Çarşamba ve Perşembe’den açıklayıcı
biçimde söz edilmemektedir. Atlas’ın 315 no’lu varakında yer alan “Devrek”
başlığında verilen bilgiden hemen sonra yer alan “Pencüşenbe” başlığı altında
Çarşamba ve Perşembe şöyle geçer: “Nâm-ı diğer Zarzene, yirmi karyeli bir
kazâdır. Çarşanba kazâsıyla bunun mâbeynini (ikisinin arasında) Filyas suyu kat
ider.”
1641 yılında Trabzon yönüne gitmek üzere
bölgemizden geçen Evliya Çelebi, “Filyos nehrinden geçtiklerinden”3 söz eder
ama Çarşamba’yı hiç bir biçimde konu etmez.
Bu bilgiler, Çaycuma’nın 1800’lü yıllardan
önce henüz nahiye düzeyine ulaşacak gelişmeyi sağlayamadığı varsayımını
doğrulamaktadır.
Bir görüşe göre, 1839’da Zonguldak,
Karabük, Çaycuma, Kurucaşile “henüz köy durumundadır.”
Bununla birlikte, Türk nüfusun bölgeye
gelişi oldukça eskidir.Türk Komutan Emir Karatekin’in 1084’de Eflani’yi aldıktan
sonra Filyos Vadisine uzandığı, Devrek ve Bartın’ı fethettiği ama Türklerin
bölgede tutunamadığı biliniyor.
Türklerin bölgeye yerleştirilmesi Anadolu
Selçukluları döneminde başlar. Sultan I. Alaaddin Keykubad (1219-1237), Emir
Hüsameddin Çoban’ı, Kastamonu, Taraklıborlu (Safranbolu) ve Eflagan (Eflani)
yörelerini fethetmekle görevlendirir. Böylece iç bölgelerden kıyıya kadar olan
tüm bölge Selçukluların eline geçer.
“Bu fetihle birlikte bölgeye yeniden çok
sayıda Oğuz göçmenleri yerleşir. Daha önce Muhyiddin Mes’ud Şah,
Dadybra/Zâlifra (Devrek)’yı zaptedip buranın yerli hristiyanlarını çıkardığında
da bölgeye yoğun göçmen akınları olmuş; Devrek, Filyos, Bartın ırmaklarının
vadileri bunlarla dolup taşmıştı. Bir Bizans yazarı, bu Türk akın ve göçlerini;
“Moğollar tarafından püskürtülen Türkmenler, vilayetleri istila edip, Rumları
sıkıştırdılar. Moğol hücumu, Anadolu’ya gelen göçebe Türklerin felaketine değil,
aksine mutluluklarına vesile olur. Bu sayede Türkler batıya ilerleyerek verimli
arazilere, Bizans’ın kıymetli topraklarına Paphlagonia’dan akıp gelirler”
diyerek uzun uzun anlatmaktadır.”
Bartın, Ereğli, Devrek çevrelerine yerleşen
Türkmenlerin bağlı oldukları boy adları; Karaevli, Çepni, Avşar, Dodurga, Bayat,
Saltuklu, Artuklu, Bozoklu, Alaplı, Çandarlı, Yörüklü...vb. biçiminde günümüze
kadar köy ve kent isimleri olarak yaşatılmıştır.
1948 yılında dönemin İçişleri Bakanı
Emin Erişirgil’in bizzat yaptırdığı bir araştırmaya göre, Türk nüfusun bölgeye
yerleşimi (Perşembe ve Çarşamba)1550-1600 yıllarına kadar uzanmaktadır.
Erişirgil’in, Perşembe bölgesindeki adam öldürme, hayvan zehirleme,
otluk-samanlık yakma gibi yaygın olayların nedenlerini öğrenmeye yönelik olarak
yaptırdığı bu araştırmadan ilginç sonuçlara ulaşılmıştır:
"1947 yılında dönemin Gümrük ve Tekel
Bakanı Emin Erişirgil Çaycuma'ya uğrar. Bakan Erişirgil Çaycuma'da,
yurttaşların hayvan hırsızlığı, hayvan zehirleme, cinayet, kadın kaçırma,
soygun, samanlık ve otluk yakma gibi olaylardan şikayetçi olduklarına tanık olur
ve Türkiye'nin hiç bir bölgesinde benzeri olmayan bu olaylar Erişirgil'in
olağanüstü ilgisini çeker. Bir yıl sonra, 1948'deki kabine değişikliğinde
Dahiliye Vekili (İçişleri Bakanı) olarak görev yapan Emin Erişirgil,
Çaycuma'nın özellikle Perşembe bölgesindeki cinayet, yangın vs. gibi olayların
önü alınamayınca olayların kökenini araştırmak ve köklü çözüm bulmak amacıyla
bölge hakkında ayrın tılı bilgi ister. Bu araştırmanın sonucunda 400 yıl
(Bugünkü tarihlemeye göre 450 yıl)* kadar önce bölgeye Urfa, Mardin, Yozgat
dolaylarından yörüklerin geldiği öğrenilir.
Bu toplulukların bölgeye geliş
nedenleri kesin biçimde açıklanamamakla birlikte, bu kadar yoğun olayın ve
geçimsizliğin nedeni olarak farklı bölgelerden gelen bu insanların bir arada
iyi geçinememeleri gösterilir. Hatta olayların yatıştırılması için yalnızca
Perşembe yöresiyle sınırlı olmak üzere sıkıyönetim ilan edilmesi konusu bile
Bakanlar Kurulunda gündeme gelir.”
Ayrıca, özellikle Doğu Karadeniz Bölgesinden
kan davaları, cinayetler ve çeşitli uyuşmazlıklar nedeniyle Çaycuma çevresine
azımsanmayacak ölçüde göçler ve yerleşimler olmuştur.
Osmanlı Devleti’nin, çöküş döneminde üst
üste aldığı yenilgiler sonucu yitirdiği topraklarda yaşayan Türk ve/veya
müslüman nüfusun göçleri de bölgemizde artan yerleşimin bir başka nedenidir.
“Çaycuma” Adının
Kaynağı:
Bir varsayıma göre Çaycuma adı “çay” ve
“cuma” sözcüklerinden türemiştir. Cuma günleri Filyos çayı kenarında pazarın
kurulmasıyla pazara gelen halkın zamanla “çaya, cumaya gidiyorum” biçimindeki
söyleyişi bir süre sonra “Çaycuma” olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Bir başka varsayıma göre; Filyos çayı
kıyısına Yakademirciler Köylüleri ile Velioğlu köylüleri ortaklaşa bir cami
yaptırmışlardır. Her hafta cuma günü hem pazar kuruluyor, hem cıvar köylerden
gelen yurttaşlar bu camide cuma namazı kılıyorlardı. Filyos çayı ve bu caminin
adından hareketle “çay” ve “cami” sözcükleri zamanla kaynaşmış, önceleri
“Çaycami” olan söyleyiş biçimi daha sonra “Çaycuma”ya dönüşmüş ve o günlerden bu
yana yerleşim yerinin adı “Çaycuma” olarak söylene gelmiştir.
Öğretmen M. Şavran da Çaycuma adının
kaynağı ile ilgili olarak benzer varsayımdan söz etmektedir: “Çaycuma adını
Çay ve Cami kelimesinin birleşmesinden almıştır. Filyos çayının kenarına yakın
Yaka ve Velioğlu köylülerinin yaptıkları cami dolayisiyle çay ve cami kelimeleri
birleştirilerek burada Çaycuma mahallesi kurulmuş ve bu mahalle sonradan
büyüyerek nahiye olmuştur.”
Melahat Türk - Rasim Türk ortak çalışmasında
da yaklaşım farklı değildir: ”Kasabanın ismi Çay ve Cami kelimelerinin
birleşmesinden oluşmuştur. Bu bölgede kasaba yokken Yaka ve Velioğlu köylerinin
halkı birleşerek aralarında topladıkları paralarla iki köy arasındaki yolun
ortasına ve Filyos Çayı kenarına bir cami yaptırdılar. Caminin çevresine zamanla
evler yapılarak Çaycami mahallesi oluştu. Bu isim zamanla düzeltilerek bugünkü
şekli aldı...”
Kentsel oluşumda Hacı Ali Bey’in yaptırdığı caminin belirleyici etkisi vardır.
Çaycuma’nın olduğu yerde 250 yıl kadar
öncesine gelinceye değin 50-60 hanelik Çaycuma köyü vardı. Bu köyün
büyümesinde, Kayabaşı köyünden Rumbeyoğlu Hacı Ali Bey’in yaptırdığı caminin
(Eski Cami) büyük payı olmuştur. Kapısında “1820 “ tarihi kaydı bulunan bu
caminin yapılışı Çaycuma için dönüm noktasıdır.
250 yıl öncesinin Çaycuma Köyünden
“Çarşamba” nahiyesine ve bugünlere uzanan kentleşme şehir halkının tahminlerine
göre şöyle başlamıştır: “Çok önceleri (tahmini rakam olarak 170-180 sene*) civar
köylüler, Veliköyü ve Yakademirciler Köylerinin birleştiği ve şimdiki şehir
merkezinin 500 metre batısında bulunan "Sıracevizler" adındaki yerde bir pazar
yeri kurarlar. Pazarı kuran ve geliştiren halkın müslüman olması bir mescit
yaptırma zorunluğunu ortaya çıkarır. Zamanla mescit ihtiyacı karşılayamaz hale
gelir. O zamanlar Kayabaşı Köyü'nde oturan Rumbeyoğullarından Hacı Ali Bey, Eski
Cami'yi yaptırır. Bunun vakfiyesi olarak da caminin yanına birkaç dükkan ilave
edilir. Halk bu defa, cuma günleri toplandıkları pazar yerini bu caminin
çevresine nakleder. Böylece şehirde ilk yerleşme bu şekilde başlar. Kuruluş
yeri olarak çevre kazalar ortasında bir durak yeri mahiyetinde olan Çaycuma kısa
bir zamanda gelişerek 1303/1883 yılında Çarşamba Divanı adıyla Bartın’a
bağlanır.
Bir rivayete göre, kaza örgütleri
kurulurken Abdülhamit’in sarayında bulunan Devrekli İbrikçibaşı Devrek’in kaza
olmasında ve Çaycuma’nın da bucak merkezi olarak Devrek’e bağlanmasında etkili
olmuşlardır. Bu idari bölünmede Devrek “Hamidiye Kazası”, Çaycuma da “Çarşamba
Nahiyesi” adıyla idari bölünmede yer almıştır.
Yakademirciler, Veli Köy, Çaycuma Köyü ve
Kayabaşı Köyünden oluşan “Çarşamba Divanı”nda* camilerin Çaycuma Köyü’ne yakın
bölgeye yapılması ve pazarın camilerin yapıldığı bölgeye kurulmaya başlaması
Çaycuma’yı çekim merkezi yaptı. Artık Çarşamba Divanının gelişmesi ve büyümesi
Çaycuma’nın büyümesinden başka bir şey değildi.
1800’lü yılların başlarında bölgedeki
kasabalar voyvoda ile yönetilmekteydiler. Ancak halka eziyet eden bu
voyvodalar kalyon müteahhitliği yaparak iyice zenginleşmişlerdi.
Devlet, Bolu-Viranşehir-Ereğli bölgesinde
yeni önlemler aldı.1811 yılında Voyvodalık kaldırıldı. Yeni mutasarrıfın
çabalarıyla Bartın, Devrek, Dirgine, Perşembe taraflarının ünlü ayanları teker
teker görevlerinden alındı.
Ayanlığın kaldırılmasından sonra Bartın,
Bolu-Viranşehir sancağına bağlanır ve “Oniki Divan Merkezi” adı altında yeniden
düzenlenir. Bu kez Çarşamba nahiyesi, Oniki Divan Merkezi Bartın’a bağlanır.
Hacıkadıoğlu Ömer Lütfi Efendi, Bartın gazetesinde yayınlanan anılarında şöyle
yazıyor: “... Bu Oniki Divan namı verilen Bartın kazası 1280 rumi (1864)
tarihlerinde Viranşehir sancağından fekki irtibatla Ereğli Sancağı
Kaymakamlığına rapt ve ilhak edildiği gibi 36 saat uzaklıkta bulunan Gölpazarı,
Zerzene (Salıpazarı), Amasra, Çarşamba (şimdiki Çaycuma), Perşembe, Hisarönü,
Tefen ve Yenice kazaları da Bartın kazası gibi Ereğli’ye rapt ve ilhak
edilmiştir.”12
1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması
ve ertesi yılki Navarin yenilgisinden sonra eski ayanlar yeniden egemenlik
kurdular.
Dilaver Paşa Nizamnamesi’yle getirilen
‘zorunlu çalışma’ Çaycuma’nın gelişmesini hızlandırdı:
1848 yılında, Sultan Abdülmecid’in Ereğli
Kömür Havzası’nın işletilmesini buyuran bir ferman çıkarmasından sonra 1854
yılında kömür üretimine başlandı. Önce İngiltere, Kozlu ve Zonguldak’ta kömür
çıkardı. 1855-1865 arasında Havza, Hazine-i Hassa’ya bağlıydı. Dilaver Paşa
Nizamnamesi’yle birlikte 1865 yılından başlayan ve 1908 yılına değin süren
“Bahriye Yönetimi” başladı. Havza genişletildi, yeni ocaklar açıldı. Özel
teşebbüs ve yabancı sermaye tarafından üretilen kömürün, resmi kurumlardan başka
yere satılması veya ihraç edilmesi yasaklandı.
1865 tarihinde Dilaver Paşa kendi adını
taşıyan 101 maddelik ünlü Dilaver Paşa Nizamnamesi’ni yaptı ve bu
nizamname1868’de uygulamaya kondu. Kömür çıkarmayı ve başta direkçilik olmak
üzere kömürle ilgili işleri bir düzene sokmayı amaçlıyan Nizammane madende
çalışmayı zorunlu hale getirdi.
Dilaver Paşa Nizamnamesine göre, “Ereğli
sancağı dahilindeki 14 kaza halkının maden ocakları işlerinde çalışmaları
mecburi tutuldu.(Bu kazalar; Viranşehir, Ulus, Amasra, Oniki Divan (Bartın),
Zerzene, Geçanos (Kocanaz-Kozcağız), Yenice, Eflani, Devrek, Akçaşehir
(Akçakoca), Karasu, Aktaş, Tefen, Benderi Ereğli ve Taraklı Borlu
(Safranbolu)dur.) Bir kısım halk ocaklarda kazmacılık, küfecilik ve bir kısmı
ormanlarda direk kat’iyatçılığı, bir kısımı da kendi vesaitiyle direk çekiciliği
yapmak üzere bu 14 kaza halkının isimleri tesbit edildi; kendilerinin de,
muhtarlar vasıtasıyla, zaman zaman mürettep oldukları işlere sevk edilmeleri
temin olundu.”
1868 yılında başlayan maden ocaklarındaki
zorunlu çalışma düzeni doğal olarak Çarşamba’nın önemini artırdı. Çünkü,
özellikle Bartın, Kozcağız ve Perşembe yöresindeki köylerden Zonguldak’a giden
en kısa yolda hemen tek uğrak yeri olan Çarşamba, bu tarihten sonra hızlı bir
gelişme seyri izledi.
Bu bağlamda, 1890 tarihli Kastamonu İl
Salnamesi’nde “maden” ve “Çaycuma” ilişkisini açıkça görürüz:
“ Zonguldak nâmı ile bir mevkii ve iskele
vardır ki, derununda bir çarşı ve Kömür Maden-i Hümâyunu İdaresi mevcud olub
birkaç seneden beri tarf-ı hükûmetten emr-i muhafazası Çıharşenbe (Çaycuma)
Müdiriyeti ile Mezkûr mahalde ikame edilen dört nefer zabitiye ile bir polis
memuruna ihale olunmuşdur ki burası mukaddema (öncelikle) yalnız kömür madenleri
imâlat ve ihracatına mahsus bir isleme idi.”14
Kastamonu Vilayetinin düzenlediği 1286/1870
Tarihli Salname'de Çaycuma adı, "Devrek kazasına bağlı Çarşamba nahiyesi" olarak
geçer. Ancak daha sonra yayımlanan Salnamelerden anlıyoruz ki, “Çaycuma” adı
1889’larda kullanılıyordu. Kastamonu Vilayetine Bağlı Livalar, Azalar Ve
Nahiyeler Hakkında 1315/1889 Tarihli Kastamonu Vilayeti Salnamesi'nin 19.
Sayısında Çaycuma için şu bilgiler verilir: " Devrek kasabasına bağlı Çarşamba
nahiyesinin merkezi Çaycuma, Devrek kadar muntazam olup, kasaba içinde 2 çarşı,
2 cami, 1 kilise ve 1 hamam vardır."
Taşkömürü, Çaycuma’yı ilgi odağı yapınca
Rumlar ve Ermeniler ticaret amacıyla Çaycuma’ya yöneldiler:
Kesin bir tarih verilmemekle birlikte ilçe
merkezindeki Rum ve Ermeni nüfusun Safranbolu’dan Çaycuma’ya gelip
yerleştiklerini biliyoruz. Rum ve Ermenilerin Çaycuma’ya gelişi, kömürün
bulunmasından ve maden ocaklarının işletilmeye başlamasından sonraki tarihlerde
hızlanmış ve nahiyenin Rum ve Ermeni nüfusu çoğalmıştır.* Osmanlı devletinin
izniyle 1859 tarihinde Çaycuma’da yapılan Aya Yorgi Kilisesi16(**) bu görüşün
doğruluğunu güçlendirmektedir.
Tarımla pek ilgilenmeyen, ancak ticaret ve
zanaat alanında çok becerikli olan Rum ve Ermeniler, Hacı Ali Bey’in Eski
Cami’yi yaptırdığı 1800 başlarından sonra gelişen pazarla birlikte Çaycuma’ya
gelip yerleşmeye başlamışlardır. Ama maden kömürünün bulunması, ardından da
zorunlu çalışma düzeninin başlamasıyla canlanan ve önemi artan Çaycuma’ya
ticaret amacıyla gelip yerleşen Rumların sayısında artış olduğunu Salname
kayıtları da doğrulamaktadır.
Ticaret amacıyla Çaycuma’ya gelen Rum ve
Ermeniler arasında en dikkati çeken kişi Yordan Çorbacı’dır. Yap-sat yöntemiyle
iş yapan Safranbolu’lu bir müteahhit olan Yordan Çorbacı, Kayadibi’nde kurduğu
suyla çalışan kereste fabrikasından sağladığı keresteleri Filyos çayını
kullanarak Çaycuma’ya ulaştırır. Bugünkü ilçe merkezinde bulunan ve tarla olarak
kullanılan arazileri satın alan Yordan Çorbacı, bu arazilere bina yapıp satar.
Bugün, ilçe merkezinde halen ayakta duran
şehir hamamıyla arkasındaki eski İş Bankası binası ve yanındaki sıra
dükkanlarla pasaj (Eski han binası), Belediye binası karşısındaki eski iki katlı
yapı, çarşı merkezindeki eski caminin karşısındaki dükkanlar, ilçe merkezdeki üç
çınar ağacının karşısındaki sıra dükkanların hemen hepsi Yordan Çorbacı’nın
eserleridir.
Merhum Mustafa Zeren’in anlatımlarına göre,
Çaycuma’da ticaret ve zanaatı geliştiren, Türklere terziliği ve kunduracılığı
öğreten Rumlardır.
Osmanlı Devleti'nin 1319/1903 Tarihli Umumi
Salname'sinde Çarşamba nahiyesinin Zonguldak'a bağlandığı belirtilir. Zonguldak
da aynı tarihte Bolu Sancağı'na bağlı kaza haline getirilmiştir. Bolu Müstakil
Mutasarrıflığı'nın ilk kez düzenleyip 1332/1916 yılında yayınladığı Bolu Divanı
Salnamesi'nde Çaycuma hakkında şu bilgiler verilir:
"Çaycuma, Bolu dahilindeki nahiyelerin en
muntazamı ve en büyüğüdür. 31 Köyü, 11600 İslam, 370 Rum, 34 Ermeni olmak üzere
toplam 12004 nüfusu vardır. Nahiye merkezi Çaycuma; muntazam bir çarşı, iki
cami, bir medrese, üç sınıflı iptidai mektep ile bir kilise ve bir Rum iptidai
mektebi, han, hamam gibi ihtiyaç hissedilen binaları ihtiva etmesi itibariyle
bazı kaza merkezlerinden çok farklı bulunmaktadır. Ahali pek istidatlı ise de
maarif bakımdan geri kalmıştır. Muhtelif tarihlerde değişiklik ve yeniliklere
uğramışsa da tarihi değeri yoktur."
Kurtuluş Savaşı’nda Çaycuma:
Çaycuma, Kurtuluş Savaşı sırasında yalnızca
cepheye asker gönderme bakımından değil, aynı zamanda cephe gerisi hizmetlerde
de üstün yararlılıklar göstermiştir. Çaycuma, ülkenin emperyalist düşman
işgalinden kurtarılmasında, Batı Karadeniz (Zonguldak)-Ankara hattında stratejik
bir konumda olduğundan Kuvay-ı Milliye’nin mevzilendiği noktalardan biri
olmuştur.
Zengin taşkömürü yatakları nedeniyle, başta
İngilizler olmak üzere, Fransızların ve İtalyanların öteden beri iştahını
kabartan Zonguldak’ta 1919 yılı başlarında asayiş diye bir şey yoktu.
“Zonguldak’ta başlangıçta, Kömür Komisyonu’nun emrinde İstanbul Muhafız
Alayı’nın bir bölüğü bulunuyordu. Ancak, bu bölük yörede asayişi tesis etmekte
yetersiz olduğundan, Trabzondan Gülcemal vapuru ile İstanbul’a hareket eden 10.
Kafkas Tümeni’nin 32. Alayı’na Harbiye Nezareti’nde 24 Şubat 1919’da Zonguldak’a
çıkma emri verildi. Alay Mart 1919’da Zonguldak’a geldi. Alay karargah merkezi
Zonguldak olan 500 mevcutlu 32. Alay Muhafız bölüğü ile birlikte Zonguldak,
Çaycuma ve Devrek’in asayişini koruma görevi üstlendi. Muhafız Bölüğü
mevcudunun azlığı ve hayvanlarının yeterince iaşe edilememe gerekçesiyle Harbiye
Nezareti’nin emri üzerine 14.5.1919’da Zonguldak’tan ayrıldı. Ayrıca, aynı
tarihte Üsküdar’ın asayişini korumak üzere 32. Alay’ın 1. Taburu Zonguldak’tan
İstanbul’a hareket etmişti. Daha sonraki günlerde de 32. Alay’ın III. Taburu’nun
dışındaki kuvvetleri de Zonguldak’tan ayrılmıştı. III. Tabur’un mevcudu firarlar
sebebiyle de tam değildi.
Yöredeki eşkiyalar madencinin önünü kesiyor,
parasını alıyordu. Asayişsizlik, bir taraftan yeni eşkiya grupları oluşmasını,
diğer taraftan da eşkiya korkusu altında acz içinde bulunan yöre halkının
ocaklara gitmesini engelliyordu. O yıllarda, Çaycuma ve yöresinde en azılı
eşkiya gruplarının başında yer alan Abaza Sait, Filyos ve civarında koyun
hırsızlığı ve soygunculuk yapıyordu. Böyle irili-ufaklı bir çok çete vardı ve
Batı Karadeniz bölgesinde Çaycuma ve çevresi “eşkiyalarıyla” ünlenmişti.
Yol kesme olayları ve can korkusu nedeniyle
yöre halkının madenlere gitmekten vazgeçmeye başlamasından sonra, ocaklarda
giderek büyüyen “amele açığını kapatmak” isteyen Kömür Komisyonu üyesi Osman
Bey, 10 Aralık 1919 tarihli telgrafıyla Bahriye Kömür Komisyonu’ndan acil önlem
alınmasını istemiştir. Harbiye Nezareti de Bahriye Nezareti’nden gelen isteği
yerinde bularak 32. Alay’ın 2 taburunu yeniden Zonguldak’a gönderdi.
Ancak 32. Alay bölgede asayişi sağlamada
yetersiz kalmıştı.
Zonguldak ve cıvarındaki bu başıboşluğu
fırsat bilen Fransızlar, stratejik enerji kaynağı taşkömürü bölgesi olan
Zonguldak’a “kömür ocaklarında asayişi sağlamak ve korumak ” bahanesiyle 8 Mart
1919’da* bir miktar polis, jandarma ve piyade askeri çıkardılar.
Fransız işgalinden sonra, Zonguldak ve
civarı, artık hem asayişin olmadığı kontrölsüz bölge, hem de emperyalistlerin
Ankara’ya fiili baskı kurabilecekleri stratejik bir koridor ve “Ankara’ya en
kestirme yollardan biri” durumuna gelmişti.
Bu durumu fark eden Ankara Hükümeti, acilen
önlem alma yoluna gitti. Zonguldak ve çevresinde ulusal kuvvetlerin
oluşturulması kaçınılmaz hale gelmişti.
Mustafa Kemal, Ali Fuat Paşa’nın verdiği
bilgiyle Cevat Rıfat Atılhan’ı 21 Nisan 1920’de “Bartın ve Havalisi komutanı”
olarak görevlendirdi. Durum, Kastamonu Bölge Komutanı Albay Osman Bey’e ve
Kastamonu Valisi Cemal Bey’e telgrafla bildirildi.
Bartın ve Civarı Kuvay-ı Milliye Komutanı
olarak göreve başlayan Cevat Rifat, Kastamonu kışlasındaki piyade taburlarından
işe yarar eratla hapishaneden seçtiği mahkumlardan 100 kişilik bir müfreze
oluşturdu. Ayrıca bu müfrezeyi büyütmek için yetki istdi. Cevat Rıfat, hem
asker, hem de yetki olarak istediklerini elde ettikten sonra müfrezesiyle
Kastamonu’dan Bartın’a hareket etti.
Kastamonu’dan Bartın’a gelen Cevat Rıfat,
ilk iş olarak Amasra’ya kaçan Bartın Kaymakamı Ahmet Durmuş’u görevinden aldı. O
günleri Cevat Rifat Bey şöyle anlatıyor: “Vazifeye Bartın ve Havalisi Kuvay-ı
milliye Kumandanı ünvanı ile başladım. Bu kuvvetlerin çekirdeğini Kastamonu’da
bulunan piyade taburlarından seçilmiş erat ile hapishanelerden aldığımız erler
teşkil etti. Geniş selahiyet istedim, verdiler. [Kastamonu] Vilayet PTT
Başmüdürlüğü [Postahane] deposunda bulunan ve müvezzilere [elbiselik] olarak
gönderilen kumaşlara el koydum. Şehrin terzilerini bir araya getirerek bu
kumaşları diktirdik ve 100 küsur mevcutlu bir müfreze ile Mayıs ayının son
haftalarında yola çıktık. Yanıma mülkiye hizmetlerinde kullanmak üzere eski
Tavşanlı Nahiyesi Müdürü Hüsnü Bey’i aldım. Yollarda bu müfrezenin mevcudu
gönüllülerle mütemadiyen arttı. Zenginlerden aldığımız atlarla bu kıt’a kâmilen
atlı oldu. Hayvan bedellerini sonra fazlasıyla sahiplerine ödedik.
1 Haziran 1920’de bir gece yürüyüşü ve
dörtnal süratle Bartın’a girdik. Bu sürat, her türlü melhuz mukavemeti kırdı.
[Bartın]Kaza Kaymakamı Ahmet Durmuş Bey, (Eski Afyon Valisi), Bartın Şube Reisi
Binbaşı Memduh Bey ve bazı mülkiye memurları her ihtimale karşı Amasra’ya
çekilmişlerdi. Hüsnü Bey’i Bartın Kaymakamı olarak ilan ettik. Şehrin Müftüsü
Rifat Efendi ve ileri gelenleri milli davaya yardım ettiler. Askerin mevcudunu
artırarak talim ve terbiyelerini tamamladı. Sürmene’de onbir taka ile Bartın
Boğazına gelmiş olan yüz küsur Karadeniz çocuğunu da askerimize kattım. Bunların
hepsi mükemmel surette techiz ve teslih edildi. Mızraklı olmak üzere mühim bir
süvari kuvveti, bir alay piyade mevcudu ile harp karargahı olan Çaycuma’ya
gittik...
Cevat Rıfat Bey*, Bartın’da Milli Mücadele
örgütlenmesini tamamladıktan sonra, Bartın’da bir müfrezeyi bıraktı ve Kastamonu
Çevresi Komutanı Muhittin Paşa’nın talimatıyla birliğini Çaycuma’ya nakletti.
Yalnızca Çaycuma’da değil, Bartın’dan
Zonguldak ve Ereğli’ye kadar tüm bölgede, Kurtuluş Savaşı ve Kuvay-ı Milliye
denince akla gelen adların başında bölgenin Kuvay-ı Milliye Komutanı Cevat
Rıfat Atilhan gelir.
“İnce uzunca boylu, asker bakışlı, düzgün,
güzel yüzlü, büyükçe ağızlı, iri, sağlam çeneli”20 bir subay olan Cevat Rıfat
Atılhan, yüzbaşı rütbesiyle 1. Dünya Savaşı’na katıldı. Ataklığı, zekâsı,
girişim yeteneği ve cesaretiyle kendisini gösterdi. Cevat Rıfat Atılhan,
Filistin ve Sina Cephelerindeki yararlılıklarıyla ün saldı.
Bu arada, Zonguldak bölgesinde de 6-8 ay
gibi kısa sürede Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kuruldu. Başta Zonguldak olmak
üzere, bu Cemiyetlerin kurulmasında, mülki idarecilerle müftüler etkin rol
oynadılar. Zonguldak ve civarında kurulan Cemiyetleri şunlardır:
“Zonguldak Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti;
kuruluşu: 28 Ekim 1919.
Devrek Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti. Kuruluş
tarihi kesin olmamakla birlikte Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a gelişinden
itibaren Devrek’te Milli Mücadele çalışmaları başlamıştır. Devrek ayrıca tüm
olumsuzluklara karşı tampon bölge görevi yapmıştır.
Bartın Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti; kuruluşu 15
Ekim 1919.
Ereğli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti; kuruluşu 3
Haziran 1919
Alaplı Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti; kuruluşu:
Ekim 1919.
Kurucaşile Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti;
Kuruluşu: 2 Mart 1920.
Aynı tarihlerde ayrıca Çaycuma, Ulus,
Eflani, Amasra’da da Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin faaliyete geçtiğini
görüyoruz.”
Çaycuma’da kurulan Cemiyet’in başına
Tahir Bey (Tahir Müftüoğlu)* getirildi.
Tahir Efendi’nin oğlu Dr. Cevdet
Müftüoğlu'ndan öğrendiğimize göre, Kalaycıoğlu Müftüzade Tahir Efendi, 1900'lü
yılların başından itibaren (tam teşekküllü bucaklardan belediye teşkilatı
kaldırılana kadar) 30 yıldan fazla bir süre Çaycuma Belediye Başkanlığını
yürütmüştür. Bu arada birçok kez bucak müdürlüğü görevini de üstlenmiştir.
Kurtuluş Savaşı sırasında Çaycuma'nın ve Çaycumalıların tutumu hakkında Tahir
Efendi'nin anlattıklarına dayanarak Dr. Cevdet Müftüoğlu şunları
söylemektedir: "Bana kendisinin söylediklerinden hatırlıyorum. 1919 Mayıs 15'de
Yunanlılar'ın İzmir'i işgali üzerine Çaycumalılar adına padişaha uyarı telgrafı
çekiyorlar. Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkmasından sonra,
Çaycumalılar adına kendisine bağlılık ve destek telgrafı çekiliyor. Mustafa
Kemal Paşa'nın telgraflarına cevabını çerçeveleterek Belediye Başkanı odasına
astığını, yıllarca muhafaza ettiğini, bir devre Belediye Başkanlığının Hacı
İsmailoğlu'na geçtiğini, ondan sonra tekrar Belediye Başkanı olduğunda bu
telgrafın kaybolmuş olduğuna çok üzüldüğünü söylemişti.
Çaycuma, Kurtuluş Savaşı sırasında
cepheye asker göndermenin yanısıra, para ve diğer levazım yardımında da
bulunmuştu. “O tarihlerde Devrek’e bağlı Çaycuma Nahiyesi halkı da bu yardım
kampanyasına katılmıştır. Dertli’nin 20 Eylül 1920 tarihli nüshasında
belirtildiğine göre; nahiye halkı kadınları tarafından ‘Asker Kardeşlerimize
Muavenat Kadınlar Cemiyeti’ dahi kurulmuştur. Aynı haberde bu cemiyetin
kuruluşunun ilk bir-iki günü içersinde 150 katlık çamaşır ve levazım toplayarak
Bolu’ya sevk ettiği bildirilmektedir.”23 Bartın, Devrek ve Ereğli’den toplanan
345.500 kuruş Ankara’ya gönderildi. Zonguldak havzasından toplanan toplam para
yardımı 1.061.723 kuruşu buldu.
Bolu Mürettep Komutanlığı da 2 Ağustos
1920’de Erkan-ı Harp Umumi Riyaseti’ne gönderdiği raporda, Fransızların olası
işgal hareketlerine karşı aldığı önlemleri ve Cevat Rifat Bey’e verdikleri
talimatları anlatır: “Çaycuma Müfrezesi Komutanı’na hemen Zonguldak
istikametinde ve bir zabit kumandasında bir keşif kolu göndermesi ve düşmana
tesadüfünde ateş etmeyerek teması muhafaza ve alacağı malumatı hemen bildirmesi
ve mühim geçit ve müdafaa mevazının düşman eline geçmemesinin temini için
ileride böyle mevazının tutulması lazım olduğunu ve Mutasarrıftan izahat
istemesini yazdım.”
Nitekim, elde edilen ilk bilgiler ve
Ankara’nın daha önceden yaptığı tahminler doğru çıktı. Fransızların Zonguldak’ı
işgalle sınırlı kalmayacakları, işgallerini tüm Batı Karadeniz’e genişletip
Ankara’ya yönelecekleri ve Kuvay-ı Milliye’nin başkentini sıkıştıracakları
anlaşıldı. Bunun ilk denemelerinden biri olarak, Zonguldak’tan harekete eden
bir Fransız müfrezesi 1920 yılının Aralık ayında Çaycuma yakınlarındaki Sarpça
(Sapça)’ya kadar geldi.
Fransızların bu hareketliliği karşısında
Cevat Rifat Bey hemen karşı önlemlerini aldı ve harekete geçti: “Der’akap
Bartın-Devrek, Ereğli ve Safranbolu Kaymakamlarını vaziyetten haberdar ettim ve
yardıma çağırdım. Biz de müftümüz Nusret Efendi ve karargah arkadaşlarımızla
atlara binerek olanca süratle ileri mevzilere gittik. Bizim kıt’aların vaziyeti
şöyle idi: Filyos tarafına geriden bir çevirme hareketine uğramayalım diye
Bahriye Binbaşısı Murad Bey kuvvetlerini, sol kanadımıza Çaycuma, Devrek
arasına, Ankara yolunu kapatmak üzere Binbaşı Ethem Bey kuvvetlerini ve
Çaycuma’da ihtiyatta kalmak üzere Rifat Kaptan kumandasında Karadeniz Milli
Taburunu yerleştirdim. Ben de nizamiye kıt’aları ve Bedri Bey Süvari Bölüğüyle
karargâh muhafızlarıyla birlikte Sapça geçidi karşısındaki mevkiye yerleştim.
Cevat Rifat, Fransız askerleri arasında yer
alan Tunus ve Cezayirli müslüman askerlere yönelik bildiri hazırlayarak bunları
el altından dağıtıp onlara ulaştırdı. Kuran-ı Kerim’den bir ayetin de yer
aldığı “karşınızdaki müslüman askerlerin kumandanı Esseyid Ahmet Cevat Rifat”
imzalı bu bildiri “Aziz Din Kardeşlerimiz” diye başlar. Bildiride “Türklerin de
kendileri gibi Müslüman oldukları, İslamiyetin yeryüzünde yayılması için
çalıştıkları, Fransızların ise İslamiyeti yok etmek istedikleri bu nedenle
İslamın son kalesi olan Türkiye’ye saldırdıkları, Türk askerinin vatanını
müdafaa etmek üzere savaştığı ve kendileriyle kardeş oldukları, kardeşin ise,
kardeşine silah çekemeyeceği hususları belirtilerek Fransız askerlerinin Türk
tarafına geçmeleri isteniyordu.
Ayrıca Cevat Rifat Bey, mevzide ateşe hazır
bekleyen askerlerine kendisi emir vermedikçe kesin olarak ateş açılmayacağı
talimatını vermiştir. Cevat Rifat Bey bu gergin ve kritik anı şöyle anlatır:
“Fransız müfrezesi önde bayrakları ağır ağır
ilerliyor. Bize ikiyüz metre yaklaştıkları zaman mevzi aldılar. Ateş açmağa
hazırlanıyorlardı. Askerlerimiz siperlerinde ben ve Müftü Efendi ayaktayız. Sağ
yanımızda bulunan sancağı siperin üzerine diktik. Bu sancak Gerede’de sırma ile
işlenmiş Kelime-i Tevhid yazılı idi. Siperin üzerine dikildiği zaman sanki
vaktiyle haber verilmiş ve öğretilmiş gibi hep bir ağızdan: ‘Allahuekber,
Allahuekber, Lâ İlâhe İllallahu Vallahü ekber. Allahüekber ve Lillâhil Hamd!’
diyerek tekbir getirmez mi?
Bir kısmı Arap, bir kısmı Türk iki müslüman
millet karşı karşıya gelince ağlayanlar, tekbir getirenler, birbirlerine sarılıp
öpüşenler, görülecek göz yaşartıcı bir manzara idi. Bu manzara karşısında
şaşırdım kaldım. Askerler, başında beyaz sarığı olanca heybetiyle siperin
üstünde duran müftümüzün ellerine sarılıp öpmeğe başladılar. Geride kalanlarla
harp bir müddet devam etti ve akşam karanlığında Fransızlar geldikleri gibi geri
çekilip gittiler.”
Kumandan Cevat Rifat Bey, askeri vaziyetini
sağlamlaştırmanın yanı sıra Zonguldak’ta Fransız askeri birliği hakkında
istihbarat çalışmalarına da başlamıştır.
Kastamonu ve Havalisi Komutanlığından gelen
talimat üzerine gönderdiği 6 Kasım 1920 Tarihli raporunda, Fransızların
Zonguldak ve çevresine 2000 civarında askerlerinin, 7 adet 7,5 toplarının, 20
adet mitralyözlerinin ve bir miktar da süvarilerinin bulunduğunu ve
komutanlarının da Yarbay Viller olduğunu bildirmektedir.
Ayrıca raporda; Fransızların Zonguldak’ın
etrafında ve şehrin en sarp, en lüzumsuz yerlerine kadar tahkimat yaptıkları,
tel örgülerle çevirdikleri ve havzanın en önemli kömür ocaklarını ellerine
geçirdikleri de belirtilmektedir.
Bunlardan başka raporda; Zonguldak’a
Fransızları buradan çıkarmak üzere geldiklerini, ancak durumun uygun olmaması
sebebiyle şimdilik bundan kaçınıldığı, fakat Fransızların “tevsi-i işgallerine”
de fırsat verilmediğinden söz edilmektedir.
Cevat Rifat Bey, daha sonra gönderdiği bir
başka raporda Fransız askeri birliği ve faaliyetleri hakkında çok daha ayrıntılı
bir rapor hazırlar. Bu raporun ana hatları şöyledir: “1. Askerleri; birinci,
onikinci ve otuzikinci alaylara mensuptur. Bunlardan oniki numaralı olanlar
Tunus alayına mensup olan askerlerdir. Komutanları ise Yarbay Karetiye (Kratiye)
dir.
2. Fransız kuvvetlerinin sayısı şöyledir:
a) 900-1000 mevcutlu bir piyade taburu ile
değişik zamanlarda bu tabura katılan yaklaşık 800 kişilik piyade yardımcı
kuvvet,
b) 7.5’luk cebel bataryası,
c) Bir Hoçkinsi bataryası,
d) Piyade taburuna bağlı 8-10 tüfekli bir
hafif makinalı bölüğü,
e) Başka bir hafif makinalı bölüğü,
f) Zonguldak Limanında bir veya iki gambot
ve bazen de küçük kontrol gemileri,
3. Bu kuvvetleri meydana getiren erlerden
üçte biri Fransız, üçte ikisi de Tunus ve Cezayirli müslüman askerlerdir
4. Bu kuvvetlerin yerleşimi ise şöyledir:
Fransız Mahallesi (Fener mahallesi) içersindeki sokaklarda şehre karşı dağınık
mevzileri işgal eden dört makinalı tüfek vardır. Bağlık tepeleri üzerinde
Kilimli-Zonguldak istikametine doğru dört ve Zonguldak-Çaycuma yolunun doğusunda
ise dört olmak üzere sekiz makinalı tüfek mevzisi vardır. Ayrıca, eski hükümet
binası civarındaki tepede Kokaksu vadisini tarassud eden bir posta ile iki
makinalı tüfek görülmüştür.
Çaycuma yoluna hakim tepelerde, Hoçkins
bataryası, Bağlık çeşmesi civarındaki tepelerde ise Cebel bataryası
yerleştirilmiştir. Ayrıca; bu tepeler üzerinde de çok sayıda topçu ampismanları
tesbit edilmiştir.
Karargahları ise, Bağlık tepelerinin
doğusundaki vadide olup denizden takriben 500 metre uzaklıktadır.
Piyade kuvvetinin bir bölüğü Bağlık tepeleri
ile Çaycuma istikametindeki sırtlarda tahkim edilmiştir. Bu bölük aynı zamanda
ileri karakol bölüğüdür.
5. Emniyet tertibatı Çaycuma ve Kilimli
istikametindedir. Devrek istikametinde Kokaksu vadisi; bir mangalık posta
refakatinde iki makinalı tüfekle korunmaktadır. Fransız mahallesi ise, şehirden
gelecek tehlikeye karşı kontrol ve korunmaya alınmıştır.
Bunlardan başka Zonguldak-Kilimli ocakları
arasındaki Üzülmez mevkiine ve Kozlu kömür ocakları cıvarına birer süvari takımı
yerleştirmişlerdir. Ayrıca, tahkimat mıntıkaları ve Fransız mahallesi sokakları
tel örgülerle çevrilmiştir. “
1920 yılının ağustos ayında iki Fransız harp
gemisi Ereğli-Zonguldak arasında dolaşırken bir Fransız süvari müfrezesi de bir
yerli rehberle Zonguldak kilimli üzerinden sahili izleyerek Filyos’a giderek
keşif yapar.
Fransızların, Batı Karadeniz’in iç
taraflarına uzanma çabalarını sürekli izleyen Cevat Rifat Bey, olası
hareketlerini, geçiş noktalarını, alınan ve alınacak önlemleri bir raporla
bildirir:
“Zonguldak’taki Fransızlar ilerlemek ve
işgal bölgelerini genişletmek isterlerse, mutlak surette aşağıda belirtilen
yollar üzerinden hareket etmek mecburiyetindedirler.
a) Zonguldak- Çaycuma
b) Zonguldak-Beycuma-Devrek
c) Zonguldak-Kilimli-Filyos.
Bu yollardan Zonguldak-Çaycuma arızalı olup,
dağlar ve ormanlardan geçmektedir. Burada mutavassıt bir nokta olan Sarpça
boğazındaki hatdan ilerlemek, alınan önlemler sebebiyle de adeta imkansızdır.
Beycuma yolu ise şosedir. Bu şose üzerinden
Beycuma’ya kadar sahilden ilerlemek zordur. Ancak Çaycuma’daki müfreze
Beycuma’ya alınmış ve Zonguldak yolu üzerindeki uygun mevzilere tahkimat
yapılmıştır.
Kilimli-Filyos tahkimatını terk ederek
kuvvetlerini kilimli-Filyos üzerinden hareket ettirirlerse Fransızlar iki
tehlike karşısında kalacaklardır: Biri Çaycuma’daki müfreze Zonguldak’a gelir.
Diğeri ise, Filyos sahilindeki eski bir kale Türk kuvvetlerince tahkim
edilmiştir. Aynı zamanda burası Kilimli yolundan gelecek kuvvetlere karşı
fevkalade hakim bir yerdir. Bu bakımdan Fransız kuvvetleri Hisarönü mevkiinden
geçerken şiddetli mukavemetle karşılaşacaklardır.
Cide ile Ereğli arasında en fazla çıkışa
uygun yerler; Filyos ağzı, Amasra ve Bartın Boğazı’dır. Bu mıntıkada
müfrezelerimiz ve tahkimat mevcuttur. Cide’nin sahille irtibatı yoktur. Cide’den
İnebolu’ya giden sahil yolu askeri harekat için uygun değildir. Amasra’nın dahil
ile irtibatı yoksa da, Bartın’a bir şose ile bağlıdır. Amasra-Cide yolu gayet
fenadır. insanların yürümesi bile çok müşgül olduğundan, bu mevzilerin ihraç
için ehemmiyeti azdır.”
24 Ocak 1921 İstanbul’dan kaçırılan Alemdar
Gemisini yakalamak için Zonguldak’taki faaliyetlerini daha da artıran Fransızlar
2 Şubat 1921 Zonguldak’a 7 km uzaklıktaki sırtlara tahkimat yapmaya başladılar.
Aynı gün Hisarönü’deki Türk karakoluna yaya birbuçuk saat uzaklıktaki bölgeye de
bina yapmaya başladılar.
Bu faaliyetlerini sürdüren Fransızlar,
Çaycuma yönünde ilerleme düşüncesinden vazgeçmediklerini de gösteriyorlardı.
Sapça’daki başarısızlıklarından sonra 15 Mart 1921’de bir Fransız ester süvari
müfrezesi Yaka Köyü yönünde ilerleyerek karakolumuza ateş açınca askerlerimizin
karşı ateşiyle karşılık gördüler. O gün öğleden sonra ilerleyişini sürdüren
Fransız süvari müfrezesi Zonguldak’a geri döndü.
Cevat Rifat Bey, bu olayla ilgili olarak 21
Mart 1921’de Kastamonu Havalisi Komutanına şöyle rapor geçti: “.... Müsademeden
evvel Fransız ester süvari müfrezesinden bir zabitle bir nefer yaya olarak
nöbetçilerimizin yanına kadar talüp etmişler ve ileri geçmek istediklerini
söylemişler ve nöbetçilerimiz tarafından muhalefet edilmesi üzerine geri çekilip
diğer arkadaşlarıyla beraber mevzi alarak ateşe başlamışlardır. Evvela
Fransızlar tarafından ateşe başlandığı nöbetçilerimiz ve karakol efradı
tarafından müttefiken ve kuvvetle beyan edilmektedir. Deruhte edilecek bir
komisyon muvacehesinde de meselenin tezahür edeceğini arz eylerim.”
Ancak Fransızlar Yaka Karakolu hadisesinden
sonraki günlerde başka bir olaya yol açmamışlardır. Zaten Kastamonu ve Havalisi
Komutanı Muhiddin Paşa’nın, Zonguldak Müfreze Komutanlığı’na gönderdiği bir
telgrafta, o tarihlerden itibaren Fransızların Zonguldak’ı tahliye etmeyi
düşündükleri belirtilmektedir.
Fransızlar, Haziran 1920’de Zonguldak
çevresinin bir çok yerini, Yunanlılar da 1921 yılı Mart ayı sonunda Zonguldak ve
yakın çevresini, sahillerini İnebolu’ya kadar işgal ettiler. Karadeniz
sahillerindeki yerleşik Rumlar, yabancı azınlıklar Türklere karşı koymak için
Fransızla, İngiliz ve Yunanlılar tarafından silahlandırıldılar. Çaycuma'daki
azınlıklarda da şımarık davranışlar gözlenir. Rumca bilmeyen Ortodoks Türkler de
Yunanlıları desteklemektedir. O zamanki Nahiye Müdürü, ticareti ellerinde tutan
ve anadilleri Türkçe olan Ortodokslarla samimi ilişki içindedir. Nahiye
müdürünün amacı Rumların ve diğer Ortodoksların hareketleri hakkında bilgi
almaktır. Nitekim, bunların Safranbolu'dan (oradaki Ortodokslardan) silah
getirip silahlanacaklarını öğrenir.Çaycumalı Kemancı Filip ve arkadaşları
silahları getirirken Perşembe yöresinde yakalanırlar. Böylece Çaycuma'daki
azınlıkların silahlanma girişimlerinin önüne geçilir.
İnönü zaferlerinin ardından, Çaycuma’da 29
Nisan 1921 tarihinde “Çaycuma ve köyleri ahalisinden kadın erkek, çoluk-çocuk
onbini aşkın insan nahiye merkezinde” toplanarak bir miting düzenlemiştir. Bu
mitingte, gösterilen başarıdan duyulan memnuniyetin yanısıra, “Yunanlıların
memleketimizde irtikap eyledikleri şenaat ve melanetler fiilen protesto
edilmiştir. Ayrıca halk, “memleketin saadeti ve selameti için her türlü
fedakarlığı ifaya amade bulunduklarını” bildirmişlerdir.
Zonguldak’taki Fransız işgali, 21 Haziran
1921’de Fransız birliklerinin tahliyesiyle sona ermiş oldu.
Fransız işgali sona erince Çaycuma’daki
askeri birlik Batı Cephesi emrine verildi. Cevat Rifat Bey de Ankara’ya gitti.
Bartın ve Havalisi Kumandını Cevat Rifat
Bey, yalnızca askeri faaliyetlerle sınırlı kalmamış Çaycuma’ya eğitim ve sağlık
alanında da hizmetlerde bulunmuştur.
Temmuz 1920’de hizmete açılan Çaycuma
Hastanesi, Çaycuma nahiye merkezi ve köyleri halkının gayret ve
fedakarlıklarıyla tesis edilmiştir. Bu hastanenin yaptırılmasında Bartın ve
Havalisi Komutanı Cevat Rifat Bey’in yardımları da olmuştur. Ayrıca Cevat Rifat
Bey, Çaycuma’da yapılan altı derslik bir okul binasının yapımında da öncülük
etmiştir. Bu konuda kendisi 100 lira yardımda bulunmuştur.
Özellikle Bartın ve Çaycuma hastaneleri
Bartın ve Havalisi Komutanlığı personeline de sağlık hizmeti vermekteydi.
Bu bölümün sonunda, 1920’lerin Çaycuma’sını
anlatan en önemli belgelerden biri kabul edilen Ahmet Talat Onay’ın “Çaycuma
Karargahında” başlıklı gezi notlarına tam metin olarak yer veriyoruz.
ÇAYCUMA
KARARGAHINDA
Ahmet Talat Onay
Şehriyâr-ı nehâr (gündüz şahı) olan
hurşid(güneş), ilk talî’a-i ziyâbârını (ilk ışıklarını) dağlara tevcih ederken
(yöneltirken) yirmi süvâri refâkatimizde Bartın’ın son evlerinin önünden
geçmiştik. Biraz evvel Devrek ile Zonguldak’tan da bir heyetin yola çıktığı
telefonla öğrenilmiş olduğundan öğleye Çaycuma’ya yetişmek lâzımdı. Kurûn-ı
vusta (ortaçağ) derebeylerinin mevkib-i medîdini (uzun kafilesini) andıran
kafilemiz yollarda toz sütunları bırakarak kat’-ı mesâfe ediyordu . Bu acûlâne
(acele eden ) yolculuktan memnun olmayan Müftü Efendi, ben ve fotoğrafçıydık.
Hayvanların batânetinden (büyük karınlılık, oburluk) ziyâde bizim
maharetsizliğimiz de geride kalmamıza sebep oluyordu.
İki saat sonra hararet tahammül-fersâ bir
dereceyi buldu. Çaycuma’nın görünen yeni tepeye tırmandığımız zaman ne
hayvanlarda, ne râkiblerinde tahammül kalmıştı. Çünkü, yollar berbat, iniş ve
yokuştu. Filyos nehri kenarına indiğimiz zaman yedi saatlik mesafeyi dört buçuk
saatte katetmiştik. Bolu’nun cenûbunda Büyüksuyla, Dirgene ve Çerkeş’le
Safranbolu kazalarından geçen Yenice ırmaklarından teşekkül ve iki yüz
kilometreden ziyade mesafeyi kateden Filyos nehri azametle vakârın bir
timsali gibi idi. Dört yüz metrelik bir saha üzerinde ahtapotvari kollar
atarak uzanmış, nâm-ı kadîmi (eski adı) Teos olan menbaına doğru vahşi bir
sükûnetle akıyordu. “Dibini görmediğin suya girme!” derler: Fakat Filyos’ta hal
bilakistir. Kumlu, berrak ve iki metre arzında küçük bir su, beni ve Jandarma
kumandanı İsa Bey’i ka’r-ı ademe (yokluğun dibine, derinliğe) çekiyordu.
Hayvanların son bir hamle-i gayreti bu derbend-i memâttan (ölüm geçidinden) her
ikimizi de kurtardı. Eğer kılavuzun tarifine ittibâ edilmezse (uygun
davranılmazsa) Filsoy’ta batmak muhakkaktır. En emin görülen yerler en tehlikeli
olanlardır. Kırk metre genişliğinde, hayvanların göğüslerine çıkan bir sudan
büyük zahmetle geçtik ve Allah esirgedi. Müftü Efendiyi az kaldı kaybediyorduk.
Burada Kumandan Cevat Bey’le kasaba nâmına istikbâle (karşılamaya) gelen zevât
tarafından karşılandık. Bartın Kaymakamı Hüsnü Bey Bartın heyetini, Cevat Bey de
maiyetini takdim ettiler. Yollar, sokaklar halkla doluydu. Muhterem Çaycumalılar
misafirlerini istikbâl için çok himmet göstermişlerdi.
Bütün Filyos vadisini pây-ı enzârı (görüş
alanı) altında tutan bir tepede etekleri çırpınan beyaz çadırlardan bakır
renkli, mâsum bakışlı cerî (cesur) ve çevik askerler koşuştular. Türklüğe has ve
fıtrî (doğal) bir mahcûbiyetle bizim istirahatimizi temine çalışıyorlardı.
Karargâh en yüksekte idi. Mustatîlü’lşekl (ayırdedici şekil) kırmızı bir levha
uzaktan buranın kumandanlığa mahsus olduğunu gösteriyordu. Vadi, kasaba, yollar,
cehennemler içinde yandığı halde burada serin bir rüzgâr gevşemiş asâbı
geriyordu. Devrek Kaymakamı beyin riyâsetindeki heyet bizden evvel vâsıl
olmuşlardı. Akşama doğru Zonguldak Müftüsü İbrahim Efendi hazretleriyle Edhem ve
Ali Rıza Beyler geldiler.
Kumandan Cevat Rıfat Bey terbiyeli, faâl ve
sevimli bir gençtir. Nahiyeden şekâveti (alçaklık, rezillik) izâle (ortadan
kaldımak), âsâyişi iâdeye muvaffak olduğu ve nâmuskâr hareketi şiâr ettiği için
bütün halkın şükran ve hürmetini celbe muvaffak olmuştur. Arkadaşları hep
terbiyeli ve gayûr (gayretli, çok çalışkan) gençlerdir. Efrâdın elbise ve
techizâtı mükemmel, terbiye-i askeriyeleri şâyân-ı takdir bir haldedir.
Denebilir ki, karargâh-ı zâbitân ve efrâd arasında misli nâ-meşhûd (tanık
olmak) bir mevedded-i mütekâbile (karşılıklı sevgi) hükümrandır.
Askerlerin çarşılarda, kahvelerde
oturmamaları için salaşdan bir gazino vücûda getirilmiş. İnzibâtın sıkılığı hiç
bir uygunsuzluğa meydan vermiyor. Hatta kasabanın bir tabur askerden sanki
haberi yok gibi.
Akşam verilen altmış kişilik ziyafette
kasaba mütehayyizânı (ileri gelen kişiler) ve Rum cemaati de bulunuyordu. Ertesi
sabah program vechile Cevat Bey’in teşebbüsü, nahiye halkının arzu ve
fedâkârlığı ile yapılacak olan hastane ile altı dershaneli mektep binâsının
vaz’-ı esası (temel atma) resmi icrâ edildi. O gün Cuma olduğu için kasabanın
pazarıydı. Her taraftan gelen yüzlerle köylüye mevlûd okunacağı, asker oyunları
oynanacağı ilan edildi. İkindiye doğru karargâhın önündeki meydana dört bin
kadar insan toplandı. Sürat, çuval yarışları, halat çekmeleri, kaşık içinde
yumurta müsabakaları icrâ ve mükâfâtları i’tâ edildi. Şâyânı dikkat olan cihet
Bartın, Zonguldak, Devrek ve Safranbolulu efrâdın müsâbakada kazanarak
memleketleri nâmına şeref teminine çalışmaları hususundaki gayretleridir.
Kıyafetleri son derece temiz ve mükemmel
olan taburun müteaddid fotoğrafları alındı. Müteâkiben mevlidhân-ı şehîr İsmail
Hakkı Efendi’nin Arab şivesiyle ibtidâr eden (başlayan) mevlûdu bütün hâzırûnu
vecde getirdi. Bir tevekkül-i dindârâne ile dinleyen bu saf kalbli necib
köylüler ve askerlere Zonguldak Müftüsü İbrahim, Bartın Müftüsü Hacı Rıfat
Efendiler hazerâtının dinî ve ahvâl-i hâzıra müteallik mev’izeleri pek büyük
tesirler icrâ etti.
Ertesi sabah hafif bir yağmur yerleri
ıslatırken Bartın heyeti Filyos’a ayrıldı. Müftü İbrahim Efendi, Edhem ve Ali
Rıza Beylerle dört süvarinin muhafazasında yola çıktık. Sürekli bir yağmur daha
birinci saatte bizi baştan başa ıslattı. Tufan-ı Nuh’tan beri beşerin dest-i
tanzimi değmemiş ve belki hiç bir tarafta misli olmayan sarp bir yoldan ine
çıka, düşe sürçe, çalılara takıla, ağaçlara kakıla Zonguldak’a gelebildik.
Çaycuma, Zonguldak, Kastamonu ve Bolu
livaları dâhilindeki nahiyelerin en muntazamı, en büyüğüdür. Nüfusu on bin kadar
Müslüman, dört yüz kadar Rum ve Ermeni’den ibarettir. Kasabanın çarşısı
muntazamdır. Han, hamam gibi mebânis-i itibâriyle kazalardan bazılarına bile
fâiktir(üstün olma). Burada da maarif maatteessüf (ne yazık ki) i’tilâ
edememiştir(gelişememiştir). Merkez zükûr (erkek) ve inas (kız) mektebleri
oldukça müterakkidir(geri). Zükûr mektebi Hükümet ve Jandarma tarafından işgal
edilerek, mektebin eski medreseye kaldırıldığı haber alınmakla Maarif Müdürü
tarafından tahliyesine başlandırılmıştır. Emsâline nisbetle güzel bir bina olan
mektebin tâmir ve levâzımının ikmâli için Kumandan Cevat Bey yüz lira
i’ta(ayrılmasını) buyurarak maarifperverliğinin bir nümûne-i nevînini (örneğini)
daha göstermiştir. Yeni mektebin inşâsı yakında ikmâl edilirse şimdiki zükûr
mektebine inas mektebi nakl olunacaktır.
Safranbolu, Daday, Araç ve Kastamonu’dan
Zonguldak’a gelenler için Çaycuma bir memerr (yol, geçit)olduğundan ticaret
istikbali parlaktır. Kasabanın ekser-i tüccarı hemen taşralıdır. Doktor Ali
Bey’le beni iki gece temiz ve sevimli evinde mihman ve istirâhatimizi temin için
mahdûm ve damadıyla unutamayacağımız fedâkârlıkta bulunan Mustafa Efendi de
Safranbolu’dandır.
Arazisi râtıb (nemli, yumuşak), her şeyi
yetiştirmeye müsâittir. Ahâlisi pek müstaid(akıllı, becerikli) insanlar ise de,
şerâit-i içtimâiyelerinin (toplumsal koşulların) tevhit ve tekemmülü (daha iyi
bir noktaya getirilmesi) için kurrânın tevhîdiyle (okumuşların bir araya
getirilerek) maarifin ta’mîm ve tezyîdine himmet olunursa (eğitimin gelişmesine
öncülük edilirse) bu istidâdın (yeteneğin) inkişâfına (gelişmesine) yardım
edilmiş olur.
Bir memleketin terakki-i ticârîsi (ticari
gelişmesi)yollarına, vesâit-i nakliyenin (nakliye araçlarının) bolluğuna vâbeste
(bağlı) olduğu düşünülünce Çaycuma bunlardan mahrum olduğu için şâyân-ı
terahhumdur (acınacak durumda). Mükemmel bir şose ile Bartın ve Zonguldak’a rabt
edilse (bağlansa), yahud tabii bir mecrâ takip eden Filyos nehri mecrâsı Suçatı
mevkiine kadar tathir olunsa (temizlense) küçük merâkib-i bahriye (vapur, gemi,
kayık gibi deniz araçları) her zaman işleyebileceği için, nakliyâtı
teshil(kolaylaştırma), ticarete revaç temin edilmiş olur.
Dâhilin denizle irtibâtını temin edecek olan
bu tathir ameliyesi (temizlik işi) vehâmet-i hevâiyeyi (kötü durumu, havayı) de
izâle edeceği için ihmal edilecek husûsattan değildir. Kaza olmak istidâdında
bulunan Çaycuma, ümit olunur ki, bir gün lâyık olduğu mevkii ihrâz eder.
Çaycuma’nın Kaza
Oluşu:
Her ne kadar Salnamelerde Çaycuma’nın
1303/1883 tarihinde “Çarşamba Divanı” adıyla Bartın’a bağlı bir nahiye haline
geldiği belirtilse de, Hacıkadıoğlu Ömer Lütfi Efendi, anılarında “Çarşamba
kazasının 1280/1864 tarihinde Ereğli’ye rapt ve ilhak edildiğinden” söz eder.
Dolayisiyle 1883 tarihi Çaycuma’nın ilk nahiye olduğu tarih değil, “nahiye
olarak Bartın’a bağlandığı” tarihtir. Çaycuma’nın nahiye olduğu tarihi tam
olarak bilemiyoruz ama Hacıkadıoğlu Ömer Lütfi Efendi’nin anlattıklarından
Çaycuma’nın 1864’de nahiye statüsünde olduğu sonucuna varıyoruz.
Çaycuma, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra da
21 yıl süreyle nahiye olarak kalmış, ancak 1944 yılında kaza statüsüne
kavuşabilmiştir.
Çaycuma’nın kaza yapılması konusu ilk kez,
tek parti döneminde, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın (CHP) 30 Ocak 1935 Çarşamba
günü yaptığı Zonguldak Vilayet Kongresi’nde gündeme geldi. O sırada
Cumhuriyet Halk Fırkası Zonguldak İl Başkanı Dr. Mitat Altıok, Zonguldak Valisi
ise Halit Aksoy’du.
Vilayet Kongresinde konu görüşüldü ve
“Çaycuma nahiyesinin kaza teşkilatı yapılması isteğinin” Büyük Kongreye
götürülmesi kararı verildi.
Cumhuriyet Halk Fırkası Vilayet Kongresinden
bir yıl sonra, Çaycuma’da “kaza teşkilatı” kurulması konusu Zonguldak İl Genel
Meclisi (Vilayet Umumi Meclisi)’nde de konuşuldu ve İl Genel Meclis’i 19 Mart
1936 tarihinde yaptığı toplantıda Çaycuma’da “kaza teşkilatı” kurulması
gerekliliğini karar altına aldı.
Çaycuma nahiyesi ile beraber Ulus
nahiyesinin de kaza yapılması gündemdeydi. Ulus Safranbolu’ya, Çaycuma da
Devrek’e bağlıydı. Kaza sınırları belirlenirken, Bartın’a bağlı köylerden
bazılarının Ulus’a ve bazılarının da Çaycuma’ya bağlanması söz konusu olduğundan
1936 yılı bu sınırların belirlenmesiyle geçti.
Bütün işlemler tamamlanmış ve dosya, Valilik
eliyle İçişleri Bakanlığına gönderilmişti. Bakanlık, hem Ulus’ta, hem de
Çaycuma’da kaza teşkilatı kurulması konusunu “ödenek yetersizliği” nedeniyle
her yıl erteliyordu.
İlk başvurunun üstünden 8 yıl geçmişti. 1944
yılının ilk aylarında Çaycuma ve Ulus’ta kaza teşkilatı kurulması konusu yeniden
gündeme geldi. Ama, Türkiye’nin başka vilayetlerinde de kaza istekleri vardı.
1944 yılında ancak 12 kaza teşkilatı kurulabilecekti. Bütçe yetersizliği yine
gündemdeydi. O nedenle Zonguldak adaylarından ancak birisi kabul edilebilecekti.
Çaycuma veya Ulus’tan birisi kaza olacak, diğeri ertelenecekti. İçişleri
Bakanlığının, Zonguldak Valiliğine yazdığı yazıyla, “hangi nahiyede kaza
teşkilatı kurulmasının öncelikli olacağına dair inceleme yapması ve Bakanlığa
bildirmesini” istemesinden sonra Çaycuma ve Ulus arasında bir rekabet başladı.
Bartın gazetesinde, Mehmet Çerçi
imzasıyla“Kaza Olmaya Namzet Güzel Bir Nahiyemiz” başlığıyla çıkan ve Çaycuma’yı
tanıtan yazı, aynı zamanda bu rekabeti yansıtması bakımından ilginçtir:
“Devrek kazasına bağlı olan Çaycuma,
Zonguldak vilayetinin en eski ve en güzel bir nahiyesidir. Nahiye merkezi
Çaycuma, Zonguldak-Ankara demiryolu üzerinde ve Filyos ırmağı kıyısındadır.
Dahiliye Vekilliğinin bu sene teşkiline
karar verdiği 12 kazadan birinin de Çaycuma olması ihtimali çok kuvvetlenmiştir.
Bu iş için Ankara’ya giden bir hey’et müsait intibalar ve ümitlerle dönmüştür.
Demiryolu üzerinde, ırmak kıyısında ve
denize de yakın olmak gibi hususiyetleri ve sanat-ticaret ve ziraat
bakımlarından şimdiden bir çok kazalardan bile üstün oluşu, Çaycuma’ya ileride
daha geniş bir gelişme sağlayacak unsurlardır.
Nahiye merkezinde Posta-Telgraf ve
İnhisarlar idarelerinin çok eskiden beri mevcut oluşu, kırktan fazla terzi ve
kunduracı ve yüzden fazla da manifatura, bakkaliye vesaire gibi ticaret evleri
bulunuşu ile Çaycuma’nın ticari durumu da civar kazalar derecesindedir ve kasaba
epeyce işlektir.
Çaycuma’nın, vilayet merkezine her gün üç
banliyö treniyle ve civar kazalara şoselerle bağlı olması da mühim bir
mazhariyetidir. Haftada bir, cuma günleri kurulan pazariyle Çaycuma, vilayetin
en büyük pazar yerini teşkil etmektedir. Nahiyemiz, ayni zamanda Zonguldak’ın da
yazlığıdır.
Kasabada radyo bolluğu ilk dikkate çarpan
şeylerdendir. Elliden fazla radyo vardır. Ortasında Atatürk büstü ile büsbütün
güzelleşen havuzlu park, zaten yeşil ağaçlar arasında gömülmüş olan kasabayı
daha çok güzelleştirmektedir.
Halkodası, Çaycuma’nın neş’eli ve kıymetli
gençliğini sinesinde toplamaktadır. Esasen münevver olan nahiye halkının tahsile
rağbeti de çoktur. Orta ve yüksek tahsilini bitirmiş yüzlerce genç olduğu gibi
okuyanlar da bundan az değildir.
Nahiyemizde asayiş yolundadır, bulaşık
hastalıklar ise yok denecek kadar azdır.
Çaycuma’nın şimdi bütün bu imkanlarla
gelişmesine hız vermek için beklediği, kaza teşkili işinin kat’ileşmesidir.”34
1944 yılı haziran ayı içinde, İçişleri
Bakanlığı tarafından 16 nahiyede kaza teşkilatı kurulmasını isteyen yasa
önergesi Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına sunuldu. Yasa önergesinde hem
Çaycuma’nın, hem de Ulus’un adı geçiyordu. Yasa Önergesi Temmuz başında Meclis
Dahiliye Encümeni’nde görüşüldü ve kabul edildi.
TBMM Dahiliye Encümeni’nin olumlu kararından
sonra, Çaycuma’ya gelen Vali Halit Aksoy, Milletvekili Ahmet Gürel ve Vilayet
Parti Başkanı Ali Rıza İncealemdaroğlu Parti binasında halkla uzun bir sohbet
toplantısı yaptılar ve Çaycumalılara nahiyenin yakında kaza yapılacağı müjdesini
verdiler. Yeni gelecek memurlar için evler hazırlanması için talimatlar
verdiler.
İçişleri Bakanlığına gönderilen kaza
teşkilatı dosyasına göre, Çaycuma Bartın’dan 21 köy alıyor ve ayrıca Karapınar
Çaycuma’ya bağlı bir nahiye merkezi haline getiriliyordu.
TBMM Genel Kurulu, 20 Temmuz 1944 Perşembe
günü yaptığı oturumda, yasa önergesini ele aldı ve Çaycuma ile Ulus’un da içinde
olduğu 16 nahiyede kaza teşkilatı kurulmasını öngören yeni idari teşkilat
kanununu kabul etti. Yeni yasa, kaza teşkilatlarının 1 Eylül’den itibaren fiilen
kurulmasını öngörüyordu.
Çaycuma halkı adına Cumhurbaşkanına, Meclis
Başkanlığına, Başbakanlığa ve İçişleri Bakanlığına teşekkür telgrafları çekildi.
Çaycuma’nın 1 Eylül 1944’de resmen kaza
olmasından sonra, ilçe merkezinde coşkun kutlamalar yapıldı. 80 yılı aşkın bir
süre nahiye statüsünde idare edilen Çaycuma resmen kaza olmuştu. Her tarafa
bayraklar asıldı; davul zurnalı coşkun gösteriler yapıldı. Çaycuma merkezindeki
bu gösterilere binlerce Çaycumalı katıldı.
Çaycuma kazasının 1 Eylül 1944 tarihi
itibariyle 77 köyü ve 38604 nüfusu vardı. Kazaya, Bartın’dan verilen köyler
şunlardır: Turfa Tabaklar, Düz, Saz, Aşağı İhsaniye, Yukarı İhsaniye, Sarmaşık,
Çorak, Tilkiler, Karakoç, Karanıpar, Torlaklar, Turfa Hatıplar, Nebioğlu,
Celibeyoğlu, Ramazanoğlu, Madenler, Karaevli Çavuş, Aşağı Çukur, İhsanoğlu,
Güzeloğlu, Karaevli Çavuş.
Kazanın ilk kaymakamlığına Zonguldak Vilayet
Mektupçusu Hilmi Besim Tözyılmaz (06 Eylül 1944) atandı. İlk Tahrirat Katibimiz
ise Nimet Altuğ’du. Devrek Tahrirat Katibi iken Çaycuma’ya atanan Nimet Altuğ, 7
Eylül 1944’de görevine başladı ve Kaymakam Hilmi Besim Tözyılmaz ilçeye gelip
görevine başlayana kadar kadar Kaymakam Vekilliği görevini de yürüttü.
10. Çaycuma’da kurumsal gelişme kaza olduktan sonra başladı...
1 Eylül 1944’den sonra Çaycuma’da hızlı bir
kurumsallaşma başladı. Birçok hizmet ard arda gelmeye başladı.
Kaza statüsünü kazanmamızdan bir ay sonra
Çaycuma Belediye teşkilatı kuruldu. Eylül ayı sonunda yapılan Belediye
seçimlerinden sonra toplanan 12 kişilik Belediye Meclisi, Parti Vilayet
Teşkilatı’nın önerisiyle, Zonguldak Belediyesi Elektrik Su İşleri Muhasebecisi
Çaycumalı Mehmet Ünlütürk’ü Belediye Başkanı seçti.
İki ayda Çaycuma Belediye Teşkilatını kuran
Mehmet Ünlütürk, aynı anda Zonguldak Belediyesindeki görevini de yürütüyordu.
Çaycuma Belediyesinde düzen kurulduktan sonra “Zonguldak’a geliş-gidiş
zorluğunu” gerekçe gösteren Mehmet Ünlütürk istifa etti ve Belediye Meclisi,
Mustafa Zeren’i Belediye Başkanlığına getirdi.
Çaycuma’da kaza olmadan önce de belediye
vardı. Tahir Müftüoğlu, Osmanlı döneminde padişah fermanıyla, Cumhuriyet’in
kuruluşundan sonra da halktan gelen öneriyle 30 yıldan fazla bir süre Çaycuma
Belediye Başkanlığı görevini yürütmüştür. Ancak Çaycuma’daki gerçek belediye
örgütlenmesi, kaza oluşla birlikte başlamıştır.
Çaycuma’da idari işlerin organizasyonunun
yanı sıra adliye teşkilatı kurulması için Zonguldak Ağır Ceza Müddeiumumisi Zeki
Levent görevlendirildi. Öncelikle, kazaya bir sulh hakimi ile bir başkatip,
zabıt katibi, mübaşir ve cezaevi gardiyanı kadrosu verildi. Kazanın asliye
davaları Bartın’da, ağır ceza davaları ise eskiden olduğu gibi Zonguldak’ta
görülüyordu.
2 Nisan 1947 günü yapılan törenle hizmete
açılan Çaycuma Hükümet Konağı (şimdiki Öğretmenevi), eksiklerinin tamamlanması
ve binaya ekler yapılması amacıyla 28 Ağustos 1948 günü 9460 lira bedelle
müteahhide ihale edildi.
1947 yılında Zonguldak İl Genel Meclisi,
Çaycuma’da her yıl Eylül ayının 16., 17. ve 18.nci günleri panayır kurulması
kararı verdi ve ilk panayır 1948 yılında Çaycuma Belediyesi’nin öncülüğünde 16,
17 ve 18 Eylül perşembe, cuma ve cumartesi günleri yapıldı.
Çaycuma dispanseri, Sağlık Müdürlüğü emrine
verilen eski ilkokul binasında 20 Ocak 1945 günü faaliyete başladı. Yine aynı
yılın ilk haftasında, Sinop Memleket Eczanesi sahibi eczacı Şükrü Sorgun,
Çaycuma’da eczane açtı.
Çarşı merkeziyle İstasyon arasında büyük bir
sorun olan İstasyon yolunun yapım işi 1948 yılı eylül ayı başında ihale yoluyla
müteahhide verildi.
Ziraat Bankası Çaycuma Şubesi 8 Eylül 1949
günü hizmete açıldı. Ziraat Bankası Çaycuma Ajans Müdürlüğüne ise Tosya Müdür
Muavini B. Niyazi tayin oldu.
1950 yılı Ocak ayı sonunda bitirilen ve 120
bin liraya yapılan Tekel Binası (şimdiki Yeni Belediye İşhanı), Zonguldak Tekel
Başmüdür Vekili tarafından teslim alındıktan sonra Tekel İdaresi buraya taşındı.
Çaycuma Şehir Kulübü’nün tüzüğü* 16 Kasım
1950’de gazetede yayınlandı ve Kulüp resmiyet kazandı. Çaycuma Şehir Kulübü’nün
kurucuları şu isimlerden oluşuyordu: Dr. Kemal Turan (Sıtma Savaş Tabibi);
Şemsettin Yüksel (Avukat); Ömer Kalaycı (Belediye Başkanı); Refik Ataoğlu (Tapu
Memuru); İbrahim Kutsal (Milli Eğitim Memuru); A. Dursunoğlu (Özel Muhasebe
Tahsildarı); S.N. Savaşkan (Orman Bölge Şefi).
Çaycuma Belediye Başkanlığınca 3 Kasım 1949
günü yapılan ilanla; 11 bin 745 lira 93 kuruş muhammen bedelle kapalı pazar yeri
ve 6 bin 755 lira 62 kuruş muhammen bedelle de genel tuvalet yapımı için ihaleye
çıkılmış ve kısa sürede hem kapalı pazar yeri, hem de genel tuvalet inşaatı
tamamlanmıştır.
Şehrin içme suyu şebekesinin
projelendirilmesi işi 1 0 Temmuz 1949’da ihaleye verildi. 11 bin 249 lira
bedelli ihale ilçe merkezine 6 kilometre uzaklıktaki Yakademirciler köyüne
yapılacak kaptajlarla isale kanalı ve su deposu yapımını içeriyordu.
Çaycuma’da kaza teşkilatı kurulduktan sonra
eğitim-öğretim hizmetlerinde de ilerlemeler kaydedildi.
Çaycuma’nın kaza olduğu 1 Eylül 1944’den 10
gün sonra, Zonguldak Vali Muavini Hikmet Arar, Kastamonu Köy Enstitüsü Müdür
Muavini Hilmi Bilginer ile birlikte Çaycuma’ya geldi ve kazanın sosyo-kültürel
durumu hakkında incelemelerde bulundu. Çaycuma merkez ve köylerinde okul,
öğretmenevi yapımıyla, okullardaki eksikliklerin tamamlanması çalışmaları
hızlandırıldı. Okullardaki eksikliklerin acilen giderilmesine başlandı. 1948
yılının başında ortaokulun yapılacağı kesinlik kazanınca, açılacak okul için
Okul Aile Birliği faaliyete geçti ve geçici olarak dispanser olarak
kullanılmakta olan eski ilkokul binasının onarılıp ortaokula tahsis edilmesine
karar verildi. Ayrıca halktan da toplanan 1500 lira bağışla işe başlandı. 1950
yılına gelindiğinde ortaokul henüz açılmamıştı. Halk, 1951 yılında okulun
faaliyete geçmesi için para toplayarak eski ilkokul binasını tamir ettirdi ve
okulun hazır olduğunu bildirerek bakanlıktan öğretmen istediler. Bakanlığın
gönderdiği müfettiş onarılan okul binasının ortaokul olarak açılabileceği
yolunda rapor verdikten sonra Çaycuma Ortaokulunun 29 Ekim 1950 Cumhuriyet
Bayramında resmen açılmasına karar verildi. Okul Müdürlüğüne de Zonguldak
Lisesi Müdür Muavini Vedat Keçecigil atandı.
1957 yılına kadar Çaycuma elektrik
enerjisinden yoksundu. Şehir aydınlatması, belediyenin belirli yerlere astığı
fenerlerle sağlanıyordu.
1956 yılında elektrik hatları yapılmış
olmasına karşın, Çatalağzı santralinden elektrik alınamadığı için sistemden
yararlanılamıyordu. Bu kez belediye fenerlerini elektrik direklerine asarak
aydınlatma yapıyordu. 1957 yılında çalışmalar sürdü ve bütün eksiklikler
tamamlanıp kontröller yapıldıktan sonra 4 Nisan 1957 günü dönemin Valisi
Celalettin Ünseli’nin de katıldığı törenle hatlara elektrik verildi. İlk
aydınlatmanın coşkusuyla evlerine gitmeyen Çaycumalılar gece geç saatlere kadar
sokaklarda dolaşarak elektrik aydınlatmasının tadını çıkardılar.
Çaycuma Köprüsü:Çaycuma’nın tarihinde ve kentsel
gelişiminde Filyos nehrinden yapılan ulaşımın ve köprülerin belirleyici etkisi
olmuştur. Çarşamba yakasından Perşembe yakasına ulaşım, çok uzun yıllar, “pot”
denilen saldan biraz büyük kayıklarla yapılmıştır. Çaycuma’ya gelip giden
insanların Filyos nehrini aşmaları gerekiyordu. Karşıdan karşıya geçmek zorunda
olan insanlar ürünlerini, satın aldıkları veya satacakları mallarını,
hayvanlarını bu pot denilen kayıklara yükler, Çaycuma’ya öyle gelirler ve aynı
yolla kenti terk ederdi. Gür ormanlardan beslenen ve zengin kollara sahip
Filyos Nehri nin debisi son 30 yıla kadar sürekli yüksek olmuştur.
Filyos Nehri adeta “deniz” gibiydi. Nehrin
bu yapısı, yalnızca ulaşımı olumsuz etkilemekle kalmamış, aynı zamanda Çarşamba
ve Perşembe bölgeleri arasındaki kültürel etkileşimi de azaltan, hatta yok
düzeyine indiren baş etken olmuştur. Söz gelimi, Perşembe bölgesinde çok yaygın
olan yangın, hayvan zehirleme, pusu kurarak adam öldürme ve benzeri olaylar
Çarşamba tarafında son derece azdı. Öyle ki, Çarşamba tarafına bu kültürün
taşıyıcısı önemli oranda, “damat girme” dediğimiz evlilik yöntemiyle kız evine
“iç güvey” olarak giden erkekler olmuştur. Bunu kanıtlayan bir çok örneğe
rastlanabilir. Çarşamba ve Perşembe bölgelerindeki kimi ağız farklılıklarının
hâlâ sürmesi de bu kültürel kopukluğun başka bir göstergesidir.
İlçe merkezindeki yerleşmeler ve ilçe
merkezine civardan gelen aileler incelendiğinde eski yerleşimlerdeki, çok büyük
bir çoğunluğun, Çarşamba bölgesinden gelen aileler olduğu; Perşembe bölgesinden
gelenlerin yine çok büyük bir çoğunluğunun köprü yapımından sonra Çaycuma’ya
yerleştikleri olgusu, köprünün Çaycuma’nın gelişimindeki önemini ortaya koyması
bakımından dikkat çekici başka bir olgudur.
Çaycuma; Bartın, Devrek, Gökçebey,
Safranbolu, Ulus ve çevredeki diğer önemli yerleşim yerlerine ulaşma bakımından
da Filyos nehrini kullanması gerekiyordu. Bu zorunluluk, köprüler yapılmadan
önce Çaycuma’nın bu yerleşimlerle olan ilişkilerinin çok zayıf kalmasına neden
olmuş, bu bağlamda Çaycuma’nın kentsel gelişmesini de olumsuz yönde
etkilemiştir. Çaycuma, uzun yıllar boyunca deyim yerindeyse Filyos nehrinin
“kuşatması altında” gelişimini sürdürmüştür.
Köprünün olmadığı dönemde, kayıkçılığın
başlı başına meslek ve geçim kaynağı olduğu Çaycuma’nın Gemiciler, Velioğlu,
Kayıkçılar ve Çomranlı köylerinde pek çok aile köprü yapımına kadar “kayık
salarak” yaşamını sürdürmüştür. Potlarla karşıdan karşıya geçmek isteyenler gece
geçmek çok zor ve riskli olduğu için gün ışığını beklemek zorundaydılar. “Kayık
başı” denilen mevkilere yığılan insanlar gruplar halinde karşıdan karşıya ücret
karşılığı geçirilirdi.
Potlarla karşıdan karşıya geçiş sırasında
hemen her yıl ölümle sonuçlanan kazalar olur, bir çok kişi suda boğulurdu.
1928 yılında yapılan ağaç köprü hemen her
yıl yükselen sularla birlikte yıkılır, çoğunlukla da “imece yöntemiyle”
yeniden onarılırdı.
İlk yapımında 564 metre uzunluğunda olan
ağaç köprü 1934 yılı mayıs ayındaki şiddetli yağmurlarla yükselen sularla
birlikte İstasyon tarafındaki ayağı oyuldu ve 36 metre açıklık meydana geldi.
İmece yöntemiyle köy korumalarından kesilen ağaçlarla köprü yeniden onarıldı ve
boyu 600 metreye çıkarıldı.
Ağaç köprünün zemini kolay çürüme
yaptığından insanlar geçiş yaparken büyük korkular yaşıyordu. Çaycuma’ya at
yarışlarına gelen bir Bartınlı, köprüden geçerken yaşadığı heyecan ve korkuyu
şöyle anlatıyor: “Yıkılmış, çürümüş enkaz üzerine ince ve çürük yan yana iki
tahta konarak yol, geçit vücuda getirilmiş; altında gözleri karartan bir ırmağın
haşin akıntısı... Üstünde kadın, erkek, çoluk çocuk bir yığın halk, tek sıra
halinde, feryadlarla, tevahuş içinde sendeliyorlar. İste burası Çaycuma
Köprüsüdür... Biz de o halk seline karıştık. Dönmek kabil değil... Lehülhamd
geçtik!...
Hatta bir keresinde (24 Mart 1938),
Çaycuma’dan Bartın’a gitmekte olan posta otobüsü 7 yolcusuyla birlikte ağaç
köprüden geçerken köprünün Çaycuma ayağındaki kuru zemine düşmüştür.
Her yıl yeniden onarılmak zorunda kalan ve
sürekli sorun ve tehlike yaratan ağaç köprünün yerine beton köprü yapılmasına
yönelik istekler üzerine Bayındırlık Bakanlığı adına 1936 yılının sonunda
Çaycuma’ya gelen Zonguldak İl Başmühendisi keşif yaptı. Keşif bedeli 500 bin
liraydı ve yapılacak olan beton köprünün uzunluğu 600 metre değil, 290 metre
olacaktı.
Ancak, beton köprünün yapımına yönelik
çalışmalar 1948 yılında hızlandırıldı. Halkevi’nde büyük bir toplantı yapıldı ve
işin takibi için Mustafa Zeren Başkanlığında bir heyet oluşturuldu. Bu arada
Bayındırlık Bakanlığı’nın proje çalışmaları da başladı ve nihayet 27 Ekim 1948
tarihinde 1 milyon 112 bin 125 lira seksen kuruş keşif bedeliyle ihaleye
çıkarıldı. Amaç Şirketinin yapımının üstlendiği köprü, Nisan 1951’de hizmete
açıldı.
Mayıs 1951 Tarihli "Karayolları Bülteni"nde
Çaycuma Köprüsü hakkında bilgi verilirken şöyle denilmektedir.
"Yollar 4’üncü Bölge hudutları içinde
Devrek-Çaycuma-Bartın yolunda, Filyos çayı üzerinde 255 metre açıklığında ve
8.40 metre genişliğinde betonarme Çaycuma köprüsü inşaatı bitmiş ve Genel
Müdürlükten Muammer Tuğlu, Bölgeden Tevfik Madakbaş ve Kontrol Sami Bilge’den
ibaret bir hey’et tarafından da geçici kabulü yapılmıştır.
Köprü, Amaç Ticaret Türk Anonim Şirketi’ne
16.11.1949 tarihinde ihale edilmiş ve yüzde 18,77 tenzilatla sözleşmeye
bağlanmış olup keşif bedeli 1.112.115 lira 88 kuruştur.
Filyos’un munsabına düşen bu köprü yerinde
eski ahşap bir köprü mevcut bulunuyor ve her sene muazzam tamir ve masrafları
icap ediyordu.
Başta Zonguldak Valisi olduğu halde
kalabalık bir halk kitlesinin içten gelen sevinçleri arasında köprü trafiğe
açılmıştır."
Devlet
Demir Yolları’nın yapımı:Taşkömürü merkezi Zonguldak’ı, Ankara ve İç
Anadolu’ya bağlamak amacıyla inşa edilen Ankara-Irmak-Filyos-Zonguldak
demiryolunun Irmak-Filyos bölümü 29 Ekim 1935 tarihinde bitirilmiştir.
Çaycuma’nın ekonomik, sosyal ve kültürel gelişimine çok büyük katkısı olan
demiryolunun Filyos-Irmak hattı, 14 Kasım 1935 tarihinde Bayındırlık Bakanı Ali
Çetinkaya’nın da katıldığı Filyos’ta düzenlenen büyük bir törenle hizmete
açıldı.
Trenle Filyos’a gelen Bakan Ali Çetinkaya,
Vali Halid Aksoy’un ardından törende bir konuşma yaparak demiryolunun Zonguldak
ve bölge açısından hem önemini anlattı, hem de yol yapımı hakkında teknik
bilgiler verdi. Bayındırlık Bakanı Ali Çetinkaya’nın, bölgemize demiryolu
yapımının bir tür tarihçesini de içeren bu konuşmasının tam metni şöyledir:
“Bugün açtığımız hat, kömür hattıdır.
Dünyanın en zengin kömürü Zonguldak’tadır. Bu hatla, memleketin bilhassa büyük
servetlerinden biri olan kara elmasın, kömür hazinesinin kapısına dayanmış
bulunuyoruz. İyi bilirsiniz ki, bu zengin maden hazinesine bizi ulaştıran
demiryolu, yurdu demir ağlarla örmek kadar tüten bacalarla da süslemek azminde
bulunan yüce Başbakan İsmet İnönü’nün, çok uzakları gören düşünce ve isabetli
demiryolu siyasetinin değerli ve mes’ud bir neticesidir. Bu kömür yolu, daha
bugünden Anadolu yaylasında yer yer kurulan ve kurulacak olan ağır endüstrimizi
ve günden güne artmakta olan demiryollarımızı besliyecek enerjinin can
damarıdır. Bundan dolayıdır ki, yolun takip ettiği istikamet de ancak bu gayeye
varılmak için seçilmiştir. Diğer bazı hatlarla bu hattın fennî murakebesi 7Şubat
1927 senesinde İsveç ve Danimarka grubuna verilmiş ve inşaat malzemesinin kolay
nakledilebileceği düşüncesiyle inşasına 1927 tarihinde bu noktadan, Filyos’tan
başlanmış ve bu suretle şu önümüzde görülen iskele ve sair tesisat kurulmuştur.
Fakat sonraları, Sıvas hattının ilerlemesi ve nakliyatın kara tarafından
yapılmasında kolaylık hasıl olunca, bu taraftan başlanmış olan inşaat
Eskipazar’da durdurulmuş ve buna karşı, hattın diğer ucu olan Irmak
istasyonundan Çankırı’ya doğru inşaata devam olunmuş ve Çankırı’ya kadar 105
kilometrelik kısım 23 Nisan 1931 tarihinde işletmeye açılmıştır. Bu sıralarda
baş gösteren iktisadi darlık ve engeller dolayisiyle, inşaat durgunluğa uğradığı
halde, her karşılaştığı güçlüğü yenmekte büyük zevk duyan Cumurluk idaresi,
işin temposu ağırlaşsa da arasını kesmeksizin daima ileri atılışlarla böylece
sona erdirmeğe muvaffak olmuştur.
Hattın Irmak-Filyos arasındaki uzunluğu 391
kilometredir. Üzerinde 27 istasyon, 1368 adet menfez ve kuru köprü, 8800 metre
uzunluğunda 37 tünel vardır. Büyük ve zarif köprülerin her biri ve hele bütün
memleket demiryollarındaki tünellerin en uzunu olan 3440 metrelik Batıbeli
tüneli, Türk eliyle kurulmuş bir fen ve sanat örneğidir.
Bu hattın inşasına, devlet hazinesinden
sarfedilen para 45 milyon liradır. Hattın geçtiği yerlerde nüfusun kalabalık,
toprakların zengin, ormanların güzel ve verimli madenlerin çok olması
dolayisiyle yakın bir gelecekte hat boyunca kurulacak olan fabrikalarla
buralarda bir kat daha bayındırlık ve refahın artacağı tabiidir. Filyos son bir
menzil değil, kömür hazinesine girmek için bir kapıdır. Hat şimdiden
Zonguldak’a, Ereğli’ye doğru uzanmaktadır. Pek kısa bir zaman sonra bu töreni
Zonguldak’ta yapmakla büyük bir saadet duyacak, bahtiyarlığımız artacaktır.
Tabiatın yurdumuza verdiği bu değerli hazinelerin mahsulünden ilk bir vagon
kömürü beraberimize alıp götüreceğiz ve ilk armağan olarak cumurluk ulularına
takdim edeceğiz.Bu ulusal ve çok önemli hizmetleri takdirinize sunarken bu
hayırlı işlerde fikir ve bilgileriyle uğraşan küçük, büyük iş arkadaşlarıma ve
bu yolda çalışan vatan çocuklarına teşekkürü ve aynı zamanda doğruluk ve bilgi
ile hareket eden ve işin başarılmasında muvaffak olan İsveç ve Danimarka
gruplarına ve Müdürleri Herr Kamp’a samimi memnuniyetlerimizi bildirmeyi ödev
bilirim. Ulusal amaçlarımızdan biri olan bu değerli eseri görmek arzusu ve
manevi zevkiyle davetimize icabet ederek gelmiş olan sayın konuklarımıza
saygılar sunarım.
Sevgili yurddaşlar,
Milli mücadelemizin en parlak zaferle
neticelenmesinden sonra, inkılâbımızın öz realitesini yapmak için Önderimiz
Atatürk’ün sevgili milletine gösterdiği her yol, işte bugün kıyısında
bulunduğumuz bu deniz kadar geniş, engin, temiz ve nurlu alanlara çıkan Türk
milleti, bugün ve yarın da inkılâbın bu gibi değerli eserleriyle daima gurur ve
iftihar duyacaktır. Ve bu da şerefli bir hakkıdır.
Arkadaşlar,
Bugün sonsuz bir sevinçle kutladığımız bu
açılma bayramını, şu bir kaç gün içinde garbde Anadolu’nun Akdeniz kıyılarına
bakan Isparta ve Burdur yaylalarından, şarkta kardeş illere demiri kol salacak
olan Diyarbekir surlarından kopacak şenlik seslerinin ve kutlu bayramların
biribiri ardından yapılmasını, bayındırlık alanında olduğu kadar cumurluk
işlerinin her alanında ulusumuzu muvaffakiyetten muvaffakiyete eriştiren yüce
Atatürkümüzle onun eserini isabetli ve basiretli bir irade ile durup
dinlenmeden takip eden yüksek Başbakanımız İsmet İnönü daima ileriyi gören
yüksek basiret ve zekalarına borçluyuz. Ey Türkün gözbebeği Kamal Atatürk!
Karadenizin bu güzel kıyılarından sana binlerce minnet ve selam!”38
Aynı yıl, demiryolunun Filyos-Zonguldak
arasındaki 25 kilometrelik bölümünün yapımına devam edildi. 4 milyon 500 bin
lira tutan Filyos Zonguldak hattı bir yılda tamamlandı.
ÇAYCUMA’NIN KONUMU VE YÜZÖLÇÜMÜ:
Çaycuma, Zonguldak il merkezinin doğusunda
kalır. İlçenin kuzeyinde Karadeniz, doğusunda Bartın, güneyinde Devrek ile
çevrili olup coğrafya koordinatları: 41 derece 18 dakika ve 41 derece 36 dakika
kuzey enleminde, 32 derece 12 dakika doğu boylamındadır.
İlçenin genel yüzölçümü 490
kilometrekaredir. Belediye sınırları içinde kalan kent merkezi yüzölçümü 21
kilometrekare, kent çevresindeki mücavir alan yüzölçümü ise 39
kilometrekare’dir.
YÜZEY ŞEKLİ VE
DOĞAL DURUMU :
Çaycuma, Filyos Çayı'nın ve bu çayın açtığı
oluk vadinin üstünde kurulmuş bir şehirdir. Arazisi oldukça dağlıktır. Bu
engebelikleri Filyos Çayı ve kolları yer yer derince ve oluk vadiler biçiminde
yarmışlardır. İlçenin orta kesimindeki alçak bir yerey, güney-kuzey
doğrultusunda uzanarak Karadeniz kıyısında sona erer. İlçe topraklarının her
iki yanında Batı Karadeniz silsilesinin, Karadeniz üstündeki etkilerini
oluşturan bir takım yaygın tepeler görülür.
Filyos Çayı'nın kenarında büyüklü ve küçüklü
düzlükler yer almıştır. Bu düzlüklerin en önemlileri: Hisarönü - Gökçebey
arasındaki Filyos Çayının aşağı çığırı Çaycuma toprakları içinde kalır ve iki
bölümde incelenir. Hisarönü - Saltukova arasına "Saltukova" ve Saltukova -
Gökçebey arasına ise "Çaycuma Düzlüğü" denir. Bu düzlüklerden başka derelerin
yardığı küçük vadiler varsa da, bunlar önemli bir yer tutmaz. Çaycuma - Beycuma
arasındaki vadinin adı ise Çarşamba Vadisi'dir. Yer yer platolaşmış
düzlüklerden başka önemli yaylaları yoktur.
Merkez ilçenin ortalama yüksekliği 20 metre
kadardır. Genel ortalama yüksekliği ise 100 metredir.
Önemli yükseltileri: İlçenin en önemli
yükseltisi Balat Dağı ve silsilesinde bulunan Göldağı(600Mt.)dır. Bundan başka,
Veli Baba Tepesi, Düz Dağ, Hasan Dağı, Yoncalı Dağ ve Karaçalılık gibi önemli
yükseltiler ilçenin başlıca engebelik ve yükseltilerdendir.
TURİZM:
Çaycuma’da turizm, deniz ve tarihi
kalıntıların iç içe bulunduğu Filyos beldesinde yoğunlaşmaktadır. Ancak,
“Balat” denilen yüksek sıralık uzantı boyunca Frigya ve Roma dönemine ait olduğu
tahmin edilen kalıntıların olduğu biliniyor.
Uzun yıllar Karabük’e değin tüm bölge
halkının deniz ve dinlence amaçlı ilgi gösterdiği bir sahil kasabası olan Filyos
kıyıları bugün büyük oranda kullanılamaz durumda ve bakıma muhtaçtır. Kıyı
şeridinin, yalnızca Filyos Belediyesinin olanaklarıyla modernize edilmesi
olanaksızdır.
Öte yandan, ülkemizin en önemli tarihi antik
kentlerinden biri olan ve tarihi kalıtlar envanterinde baş sıralarda yer alan
Filyos’taki 2500 yıllık antik kente Turizm Bakanlığınca el atılmış olması
bölgemiz ve ülkemiz için büyük bir kazançtır. Filyos’ta bulunan antik kent
kalıntıları ve mağaralarının yanı sıra; Roma döneminden kalan Kayabaşı Köyü
mezar kalıntıları, Sarmaşık Köyündeki tarihi mezar kalıntısı Kültür Bakanlığı
tarafından koruma altına alınmıştır.
Çaycuma'nın bugün için turizm bakımından
dikkate değer bir çekiciliği yoksa da antik kenti ortaya çıkarmaya yönelik
çalışmalar ilerledikçe durum tersine dönecektir.
Çaycuma’da mesire yerleri az değildir.
Başlıca mesire yerlerimiz şunlardır:
Çayır Köyü Su Mağarası: Çayır Köyü
sınırları içinde bulunan mağara, Çaycuma ilçe merkezine 12 kilometre
uzaklıktadır. İki ayrı yolla ilçe merkezine bağlıdır. Stabilize yolla Güdüllü
Köyü üstünden gidilebileceği gibi, Hisarönü asfaltı üstünde Dereköy
güzergahından da gidilebilir.
Mağaranın içinde çok soğuk su kaynağı
vardır.Tavandaki sarkıt ve dikitlerlerin özelliği nedeniyle Çayır Mağarası
kendi kategorisinde dünyanın sayılı mağaralarından biridir. Mağaranın bu
özelliği çekiciliğini daha da artırmaktadır. Suyunun kendine özgü soğukluğuk
derecesi ve temizliği sayesinde alabalık yetiştirilmektedir. Çayır Mağarası
alabalıklarının bazı hastalıklara iyi geldiği de söylenmektedir. Mağaranın
içinde 15-20 metre gidilebilmekte, küçük botlarla ise daha iç kesimlere
ulaşılmakta ve dolaşılabilmektedir. Mağaranın önü çok güzel bir piknik yeridir.
Gavur Anbarı: Çömlekçi köyü sınırları
içinde olup ilçe merkezine 15 kilometre uzaklıktadır. Hisarönü asfaltı üstünde
Filyos Çayı kıyısındadır. Çevresi ormanlık ve yeşilliktir. Yaz, kış akan
çeşmesinin suyu çok güzeldir. Orman içinde Cenevizlilerden kalma mezarlar
vardır.
Göldağı: Yukarı Taşçılı, Kalafatlı ve
Güdüllü Köyleri üçgeni içinde kalır. İlçe merkezine 15 kilometre uzaklıktadır.
Stabilize yolla Taşçılı ve Güdüllü Köyü üstünden gidilir. İlçenin en yüksek
dağıdır. Geniş bir düzlüğü ve soğuk suyu vardır. Çevresi ormanlıktır. Yaz
mevsiminde çok serin ve havadardır. Çevrede avlanılabilir.
Velibaba Tepesi: Torlaklar Köyü sınırları
içinde olup,ilçe merkezine 9 kilometre uzaklıktadır.Stabilize yolla
gidilmektedir. Geniş bir düzlüğü olup çevresi ormanlıktır. Deniz seviyesinden
300 metre yükseklikte çevreye tamamen hakim bir tepedir.Havası iyi olup yaz
mevsiminde çok serindir. Çevresinde avlanılabilir.
KÜLTÜR:
Köklü bir geçmişe ve zengin bir kültüre
sahip Bartın’la yüzyıllar boyu iç içe yaşamasına, karşılıklı yoğun etkileşime
karşın Çaycuma’nın kendine özgü yaşayış ve davranış biçimleri vardır.
İlçe merkezinden köylere doğru gidildikçe
yaşam biçimlerinden kaynaklanan çeşitli farklılıklar görülür. Maden işçiliği
nedeniyle erkeğin önemli oranda tarımdan kopması, tarımsal etkinliklerde kadın
emeğinin öne çıkması, münavebeli maden işçiliği sosyo-kültürel yaşama damgasını
vurmuş, biçimlendirmiştir. Gelecekle ilgili olağanüstü, heyecan verici
beklentiler yoktu. Madencinin oğlu da kendisi gibi maden işçisi olacaktı. O
nedenle yaşam, madenci Çaycuma köylüleri için değişmeyen, “istikrarlı” ve tek
düze bir çizgiydi. Bu davranış ve yaşam biçimi zamanla “standart” olmuş ve
Çaycumalıyı son yıllara değin eğitimden ve eğitime önem verme konumundan
uzaklaştırmıştır. Yaşamını ve geleceğini madene bağlayan Çaycumalı oğlunu da
“maden işçisi” yapınca yaşamını “garanti” saymış ve eğitimi şu son yıllara değin
ikinci plana atmıştı. Tipik Çaycumalı için yaşamını sürdürmenin ve geleceğini
garanti altına almanın yolu başta maden olmak üzere bir devlet işine girip
“sigortalı” olmaktır.
(Münavebeli)Madenciliğin geçmişten bugüne
Çaycuma’ya getirdiği en büyük olumsuzluk, sanayileşmenin önünü kapatarak “kent
kültürü”nün gelişmesi ve yerleşmesini engellemesi, geciktirmesidir. Çaycuma’da
“kent kimliği” pek önemli olmamıştır. “Çaycumalılık” önemlidir ama kentlilik o
kadar önemli değildir. Çaycuma ilçe merkezinde yaşayan bir Çaycumalıyla,
Çaycuma’nın herhangi bir köyündeki Çaycumalı arasında kesin biçimde ayırıcı,
belirgin davranış (ve hatta yaşam) farklılıkları yoktur. Çaycuma’nın kentsel
anlamda, oldukça yeni bir yerleşim olması ve sanayileşmede geç kalması kent
bilinci ve kültürünün oluşmasını olumsuz yönte etkilemiştir.
Bugün ilçe merkezi, belde ve köylerde
kahvehane sayısı fazladır. İşsizlerin yanısıra, çalışan erkekler iş dışındaki
zamanlarının çok büyük bir bölümünü kahvehanelerde geçirirler.
Çaycuma'da bir süre kalan yazar Mehmet
Seyda, "Yanartaş" romanında 1940'ların Çaycuma'sını anlatırken şöyle der:
"Yağmurdan sonra sokaklar kara, yapışkan bir çamurla örtülüdür. Vıcık,
vıcık.Çaycuma'lıktan çıkıp, Çamurcuma olur. Birkaç yapının gerisi tahta
evlerdir hep. Kararmış, iç darlığı veren bakımsızlıklarıyla boy gösteren evler.
Ama... ilkyaz gelmesin; Bursa'nın ünlenmiş yeşilliği kaç para eder. Çaycuma
boydan boya yemyeşil kesilir."
Mehmet Seyda, Çaycumalıyı da pek hoş dile
getirir: "... Konuşkandır Çaycumalı. Tüyü bitmedik delikanlısı, ak sakallısı,
yatsı namazına yakın, özellikle namazdan sonra, peyledikleri kahvelere
doluşurlar. Gençler çoğunlukla "Halkodası"nın karşısındakine gider, yaşlıların
gittikleri kahveler ayrı. Lüküs lambasında gaz tükenene kadar aznif, domino,
tavla oynarlar. Gürültü patırtı eksik olmaz... Gençlerin kendi aralarında
açıkgöz ve kabadayı geçinişleri gibi, yaşlılar da "siyasi" geçinirler, günün
olaylarını konuşur tartışırlardı. Zonguldak'a bir tiyatro kumpanyası gelecek
de, Çaycumalı delikanlı gitmeyecek, görmeyecek, Tanrı yazdıysa bozsun!.."
Çaycuma'da öteden beri sinema-tiyatro gibi
sanatsal etkinliklere yakın ilgi ve sevgi vardır. Halkevi, daha sonra Halkodası,
Çaycuma Gençler Birliği, 1950’lerden sonra da Çaycuma Güzelleştirme Cemiyeti’nin
öncülüğünde Çaycumalı gençler, başta tiyatro olmak üzere sanatsal etkinlikler
gerçekleştimeyi gelenek haline getirmişlerdir. Gençlerin hazırladığı piyesler
genellikle ulusal bayramlara dönük hazırlanırdı.Çaycumalı gençlerin oynadığı bu
piyeslere halkın büyük ilgisi vardı. Bu piyeslerde, Cavit Ünsal, Abdurrahim
Zeren, İrfan Müftüoğlu, Maksut Çavdar, Muzaffer Çelik, Hüsnü Sami Alpan, Sadık
Sağtekin ve daha birçok Çaycumalı rol almışlardır.
İKLİM:
Çaycuma, tipik Karadeniz iklimine sahiptir.
Yazlar fazla sıcak olmayıp kısa sürer. Kışlar ise ılık ve yağışlıdır. Yıllık
ortalama yağış miktarı 1250-1500 kg/m2'dir. En fazla kar kalınlığı 99 Cm.dir.
Yaz ayları sıcaklık ortalaması 24 derece, kış ayları sıcaklık ortalaması + 8 ile
-8 derece arasındadır. Saptanan en düşük sıcaklık 1976 yılında -16 derecedir.
En yüksek sıcaklık ise +38 derece dolayında olmuştur. Yağışlar özellikle
ilkbahar ve sonbahar mevsimlerinde görülmektedir. İlçe Filyos Vadisi boyunca
kuzey rüzgarlarının etkisi altındadır.
BİTKİ ÖRTÜSÜ
:Karadeniz bölgesine özgü bitki örtüsüne
sahiptir. Genel olarak ormanlarımız iğne yapraklı ve yayvan yapraklı
ağaçlardan meydana gelmiş olup çam, köknar, meşe, kayın, gürgen, çınar, kestane,
kızılağaç ve ceviz çoğunlukla bulunmaktadır. Düzlüklerde söğüt ve kavak bulunur.
Yer yer fundalık ve defne ağaçları da bulunmaktadır. Ormanlık alanlar;
Velibaba, Çaycuma, Mağaradere ve Saltukova serileri olmak üzere 4 bölüme
ayrılmakta ve toplam yüzölçümün %34'ünü kapsayarak 16700 hektarlık alana
hakimdir.
Toplam alanın; 29000 hektarı tarım alanı,
3043 hektarı kültür dışı bitkisel alan, 247 hektarı yerleşim alanı biçiminde
dağılım göstermektedir. Filyos Vadisi boyunca akan ve Karadenize dökülen Filyos
Çayı'nın her iki yanı bitkisel üretime dönük toprak yapısındadır.
NÜFUS:Çaycuma'nın resmi olmayan 2000 yılı Genel
Nüfus Sayımı sonuçlarına göre toplam nüfusu 96564'dür. Bu nüfusun 18756'sı ilçe
merkezinde, 77808'i ise belde merkezleriyle köylerde bulunmaktadır.
Çaycuma'nın bilinen en eski resmi nüfusu
1940 yılına aittir.1940 Yılında 1234 olan ilçe merkezindeki nüfusun %44.1
(544)'i erkeklerden, %55.9 (690)'u kadınlardan oluşmaktadır. 1945'e
gelindiğinde(1940-1945 arasında) nüfus %97.1 büyümüştür.
Çaycuma nüfus hareketleri incelendiğinde, en
göze çarpan gelişme, 1965-70 döneminde ilçe merkezi nüfusunun %98 büyümesidir.
Bu olağandışı artışın nedeni, 1969 yılında işletmeye alınan SEKA Kağıt
Fabrikasıdır. Sanayi, ilçe merkezinde hızlı nüfus artışı ve kentleşme sürecini
başlatmıştır. İlçe merkezindeki bu gelişmeye karşın, köylerdeki nüfus artış
hızı, Türkiye ve Zonguldak genel verileri dikkate alındığında, düşünülenin
tersine yüksek değildir.
Çaycuma ilçe merkezi, belde ve köy
nüfusları, sayım yılları itibariyle çizelgede gösterilmiştir.
1997 yılından 2000’e hem genel nüfus
toplamında, hem de ilçe merkezi nüfusunda dikkate değer bir azalma göze
çarpmıştır. Bu nüfus azalması, sanayileşmedeki gerileme ve yeni yatırımların
gerçekleşmemesi nedeniyle genel anlamda istihdam kabiliyetini kaybeden Çaycuma
ve çevresinden dışarıya göç olgusundan kaynaklanmaktadır.
SANAYİ VE TİCARET
1969 yılı sonunda montaj işleri tamamen biten ve 16 Mart 1970’de Selüloz
Ünitesi’nin devreye girmesiyle fiilen kraft kağıdı üretimine başlayan Seka Kağıt
Fabrikası’yla birlikte sanayileşme süreci hız kazanmışsa da Çaycuma’da bugün
sanayinin “gelişmiş” olduğunu söylemek olanaksızdır. Bir adım daha ileri
giderek söylemek gerekirse; Çaycuma ve çevresinde , istihdam yeteneği son
derece düşük özel sektörün -mal ve hizmet üretimi bazında ele alındığında bölge
ve ülke ekonomisine artı değer katkısı yok denecek düzeydedir. “Çaycuma Ticaret
ve Sanayi Odası Üyesi İmalatçılar ve Sanayiciler” tablosuna bakıldığında özel
sektörün ve özel sektöre bağlı sanayileşmenin daha başında olduğumuz
görülecektir. Tabloya göre, Seka Kağıt Fabrikası’nın da içinde yer aldığı 37
sanayi kuruluşumuzun toplam istihdam kapasitesi yalnızca 2123’tür.
Son yıllarda etkisi ve önemi büyük ölçüde
azalmakla birlikte maden işçiliği, Çaycuma ekonomisine damgasını vurmuştur.
Çaycuma ve çevresinde herhangi bir biçimde madenle ve madencilikle bağı olmayan
aile yok denecek kadar azdır. Ancak 1984’den sonra Türkiye Taşkömürü Kurumu’nun
daraltılması, varolan çalışanların erken emekliliğe yöneltilerek işçi sayısının
azaltılmasıyla Çaycuma’nın madenle bağı kopmaya başlamıştır.
Bununla birlikte, bugün de; TTK’da
çalışanlarının yanısıra ,Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde çalışan veya
emekli olup dönen Çaycumalılarla, genel anlamda SSK, Emekli Sandığı, Bağ-Kur
emeklilerinin Çaycuma ekonomisine belirleyici bir etkisi ve katkısı vardır.
Ancak
bir ucunda Filyos Liman Projesinin yapılanacağı Filyos Vadisi boyunca Devrek’e
değin uzanan havzada yapılacak DSİ Filyos Islah Projesi çalışmaları; Organize
Sanayi Bölgesinin yerleştiği Perşembe yönündeki vadide bitme noktasına gelen OSB
altyapı çalışmalarının tamamlanması ve 2. OSB için atılan adımlarda ilerleme
kaydedilmesi, önümüzdeki yıllarda özel sektörün Çaycuma ve çevresindeki sanayi
ve ekonomide ağırlığının artacağının önemli ve ciddi göstergeleridir.O nedenle,
önümüzdeki süreçte Çaycuma, kaçınılmaz biçimde yalnızca Zonguldak’ın değil, aynı
zamanda tüm Batı Karadeniz bölgesinin ve yerli-yabancı özel sektörün dikkatini
yönelteceği bir sanayi merkezi olmaya adaydır.
EĞİTİM- ÖĞRETİM
İlköğretim öncesi eğitim kurumları:
İlköğretim öncesi eğitim veren ana okulu sayısı ilçe merkezinde 7, belde ve
köylerde ise 6 olmak üzere toplam 13 adettir. İlçe merkezindeki ana okulu ve ana
sınıflarında 11 öğretmen, belde ve köylerde ise 4 öğretmen görev yapmaktadır.
Ana okullarındaki öğrenci sayısı ilçe merkezinde 194, belde ve köylerde 117
olmak üzere toplam 311’dir.
İlköğretim: Çaycuma ilçe merkezinde 9
ilköğretim okulu, ilçeye bağlı belde ve köylerde ise 91 ilköğretim okulu vardır.
Toplam okul sayısı 100’dür.
2000-2001 öğretim yılı itibariyle ilçe
merkezindeki ilköğretim okullarında toplam 3913 öğrenci, belde ve köylerde ise
toplam 10609 öğrenci eğitim görmektedir. İlköğretim okullarında eğitim gören
toplam öğrenci sayısı 14522’dir.
İlçe merkezindeki ilköğretim okullarında 159
öğretmen, belde ve köylerde ise 445 öğretmen görev yapmaktadır. İlköğretim
okullarındaki toplam öğretmen sayısı 604’dür.
Orta öğretim: Çaycuma ilçe merkezinde 2
Lise, 1 Anadolu Lisesi, 1 Anadolu Ticaret Meslek Lisesi, 1 Endüstri Meslek
Lisesi, 1 Çok Programlı Lise vardır. Bu okullarda eğitim gören toplam öğrenci
sayısa 2842, toplam öğretmen sayısı ise 188’dir.
Belde ve köylerdeki 4 lisede toplam 570
öğrenci olup, bu okullarda 55 öğretmen görev yapmaktadır.
İlçe genelinde toplam 10 lisede 243
öğretmen, 3412 öğrenci vardır.
Yüksek Öğretim: Karaelmas Üniversitesi
Çaycuma Meslek Yüksek Okulu
Bilgiler : Ekin Ofset –
Hasan Ataman Arşivinden alınmıştır.
|